Yorgun Turna – Ulaş Dutlu

Yorgun Turna – Ulaş Dutlu

Gençliğinde ses  sanatçısıymış. Sonra orkestrada ud çalan başka bir sanatçıyla evlenmiş. Hiç hayalinde yokmuş halbuki.
Bana çok iş yaptırmadı. Banyoyu temizlemedim mesela. Otur dedi, ben bilirim bu işleri, sakın yorma kendini. Kek ye, meyve suyu iç.
Saçları kızıl, dializ makinesine bağlı. Zor nefes alıyor.
Fotoğrafları anlatırken sesi değişiyor. Sakın yaşlanma diyor bana sakın.
Bu işi yapmam hazin geliyor bana, hüzünlü geliyor. Yaşlı ve hasta insanların evlerine giriyorum. Bir saat ya da iki saat kalıyorum. Sürem dolunca çıkıyorum. Bir gün hepimizin yaşlanacağını, en çok da kendi yaşlılığımı düşünüyorum. Birbirimize bakar mıyız İsmail?
Çok yaşlılar kimisi yürüyemiyor kimisi zor hareket ediyor. Kimi sürekli uyuyor kimi de hiç kapanmayan televizyona bakıyor.
Bir bacağı olmayan alman bir hastaya gidiyorum. Kocaman bir bahçenin en dip köşesinde iki göz evde kalıyor. Hızlı hızlı hareket ediyor. Bir köpeği iki kedisi var. Yedi çeşit hap içiyor. Sarılıyor bana, hep sen gel diyor. Onun almancasını anladığıma hayret ediyorum. U7 metro hattının son durağına gidiyorum. Sonra da otobüse biniyorum. İnince de on beş dakka yürüyorum. Ama ben de onu seviyorum.  Doğum günüymüş geçtiğimiz hafta gelen hediyeleri anlatıyor bana. O da hep televizyona bakıyor. Yemek tarifleri izliyor. Bazen benim de gözüm kayıyor. Kısaca dalıp gidiyorum. Sonra banyoya gidiyoruz. Yardım ediyorum ona. Neredeyse soğuk olan suyu seviyor. Bu iyi diyor. Saçlarına masaj yapıyorum. Bacağından hiç bahsetmedi ben de hiç sormadım. Üzülür belki ya da severek anlatır bilemiyorum ki. Çukulatalı ekmek yiyor kahvaltıda, eşinin, ailesinden ölen kişilerin ölüm tarihlerini bir deftere yazmış. Anlatıyor ben de dinliyorum.
Sonra o uzun yoldan başka bir eve doğru yola çıkıyorum. Gelincikleri, kiraz ağaçlarını görüyorum. Uzak bir yerde hissediyorum kendimi. Sanki iki sokak sonra deniz varmış gibi geliyor. Halbuki deniz yok bu şehirde ama nehir var kanal var.
Her evde farklı şeyler yapıyorum. Bazen sadece yemek yapıyorum bazen de temizlik. Kolumdaki saate bakarak hızımı ayarlıyorum. Sonra deftere almanca ne yaptığımı yazıp imzamı atıyorum.
Altı haftadır bu işi yapıyorum. İlk iki hafta ablaların yanına gidip geldim. Öğrettiler bana işi. Zor hastalara özellikle dikkat etmemi söylediler. Günde en az iki en çok beş eve gidiliyor. Sabah erken başlıyor, öğlene kadar bitiyor. Bitince başka hiç bir şey yapasım gelmiyor. Eve geliyorum mutfak masasına oturup kahve yapıyorum. Sigara üstüne sigara içiyorum. Bazen saatlerce oturuyorum. Hiç kalkasım gelmiyor. Hikayem nasıl bu noktaya geldi bilemiyorum. Nasıl ama nasıl. Şimdiye kadar çalıştığım yerler arasında saat ücreti fazla olan tek iş bu oldu. Zor iş çünkü. Herkes yapmıyormuş, yapmak istemiyormuş. Ama ben sevdim. Onlar da beni sevdiler. Ben hep aynı bendim. Sevmeyen de çok olmuştu. Başvurduğum ama olmayan çok yer oldu. Sera işi vardı mesela. Sadece dört saat çalışmıştım. Çok güzeldi ama çiçek adlarını bilen birini arıyorlardı. Hiç ses yoktu serada. Alabildiğine çiçekti her yer. Öğrenmek istersen tohum ekme zamanı gel dediler. Düşünmedim değil. Sonra bir pastane işi vardı. Kameradan izlemişler beni duruşunu beğenmedik demişlerdi. Çıkınca ağlamıştım. Bu işten öncede dokuz ay pizzacıda çalıştım. Korono dönemi işsiz kalınca bu işi buldum.
İlk geldiğimde Türkiyelilerin sahibi olduğu bir markette kasap reyonunda temizlik yapıyordum. Olay tam olarak “anne adam et kokuyor” cümlesiydi. Arkada hep metropol fm çalıyordu. Müslüm eşliğinde makine temizliyordum. Sonra bir ay otelde çalıştım. Yavaş buldular beni. Asla zamanında bütün odayı temizlemeyi beceremiyordum. Sonra peynir anketinde çalıştım. Ekibi küçülttüler ve beni çıkardılar. Meyve suyu makinelerini temizleme işinde de çalıştım. Ta ki amcasını işe alana kadar.
Üç sene az değil. Bunun toplam bir yılı sağlığımı kazanmakla ve iyileşmekle geçti. Kalan iki yılda hep baştan başlayarak Almanca öğrenmeye çalıştım. Bu sefer oluyor derken korono başladı ve ben evde kendim çalışmayı denedim. Şimdi Almanca konuştuğum bir ev arkadaşım var. Bu süreçte değiştirdiğim evler de çabası. Burada oda bulmak, ev bulmak çok zor. Ama ben şanslıydım, hiç sokakta kalmadım. Bu altıncı evim. Çok ferah bir odam var. Koltuk bile vardı odada. En çok ona sevindim.
Bütün bunlar olurken  en çok öğrendiğim, düşündüğüm, hissettiğim dövmesini bile avucuma yaptırdığım şey sabır oldu. Sabrediyorum. Değiştim, duruldum, daha az konuşur oldum ama gülüşümün kıymetini de bilir oldum. Saçlarımı uzatıyorum sabırla, Almanca çalışıyorum sabırla, bıyıklarım olsun istiyorum sabırla, beş buçukta uyanıyorum sabırla.
Kendimi bir ses stüdyosunda foley yaparken hayal ediyorum. Kim bilir diyorum ne kadar mutlu olacağım. 2016 yılında on gün foley izledim ve yapmaya çalıştım. Ömrümün en güzel on günüydü. Hiç unutmadım. Ne zaman canım sıkılsa nisan ayının o en güzel on gününü düşünüyorum. Yine olacak neden olmasın diyorum. Zaman biraz zaman alacak. Beklerken yeni hikayeler biriktereceğim. Ağlayacağım, güleceğim, isyan edeceğim, şükredeceğim… Ama hikayemi seveceğim.
Bu benim hikayem. Çok isteyerek geldim buraya. Başıma geleceklerden habersiz heyecan doluydum. Şimdilerde sakin sakin duruyorum. Bu yaz bisiklet öğrensem diye düşünüyorum. Yakın yerlere gidip gelsem yavaş yavaş diyorum. Biraz biliyorum ama düşeceğim sanıp kendimi yere atıyorum. Bisiklet de var, bakalım.
İlk defa derli toplu göç hikayemi yazmayı denedim. Sağlık sorunları yaşadığım dönemleri anlatamayacağım sanırım. Belki daha sonra. Hem ağlatan hem güldüren şarkılar gibi o günler. Kötü çıktığın fotoğraflardan kendini kesip oyarsın ya ben o fotografları da sevdim. Beton olmak nedir her zaman anlatılmaz ki. “Hekimden sorma çekenden sor demişler.” Bazı şeyler sadece yaşanıyor. Tanı ve ilaç sahibi bir insanım uzun zamandır. Ama benim gibi olan çok insanla tanıştım. Başka hikayeler de iyi geliyor insana.
Hayat hep ileriye doğru gidiyor. Çok fazla dikkat ediyorum artık. Hem kendime hem de geçip giden günlere. Bir ay sonra otuz üç yaşında olacağım. Okula gitmeyi düşünüyorum. Üç sene, otuz altıda okul bitirsem, kırkımdan önce hayallerime yaklaşsam ya da daha geç… Ama mutlaka, inşallah. Yolunda ölürüm diyen karıncaya benzedim. Çok şeye benzedim geçen zaman içinde.
 En çok turna olmak istiyordum. Oldum da. Bütün bir geçmişi ya da geleceği düşünemeye çalışıyorum. Anda kalmaya günü yaşamaya çalışıyorum. Hayaller zaten varlar. Ucundan kesilmiş parmak acısı gibi bazen her şey. Olsundu varsındı.
Ulaş Dutlu. Berlin.
Kanka’yla ilgili duygularım

Kanka’yla ilgili duygularım

20.06.20 – Yağmurlu mu değil mi belli olmayan bir günden merhaba. Haziran geldi gidiyor ama havalar kendine gelemedi. Haftaya sıcak olacak diyorlar, bakalım nasıl olacak.
Kanka Faaliyet ofisi olarak gene toplandık. İstanbul, Dublin ve Berlin üçgeninde kankalar olarak varız. Biz Berlin’de Rüzgâr’la Ocak ayından beri daha düzenli toplanıyoruz ve hayallerimizi büyütüyoruz. Ama her hafta yaptığımız Atölye KA’da hepimiz bir aradayız. 1 Nisandan beri düzenli olarak Atölye KA yapıyoruz. Kimimiz kitap okuyor kimimiz resim yapıyor. Ben de kolaj yapıyorum. Uzun zamandır kolaj yapmıyordum. Biraz dergi topladım, o da işimi gördü. Zoomdan bile olsa aynı anda farklı yerlerde bir şeyler yapmak çok zevkli. Korona döneminde atölyemizi düzenli yapar olduk. Gerek atölye olsun gerek Kanka Faaliyet Ofisi olsun yan yana gelmek çok keyifli. Ayrıca insanın aitlik duygusu gelişiyor.
Bu hafta Dert Bende Derman Bende’nin traileri yayınlandı. Çok heyecan vericiydi. İnşallah 2021’de kaldığımız yerden devam edeceğiz prodüksiyona. Üretmek insanı canlı tutuyor, ayakta kalmasını sağlıyor. Böylece Kanka Prodüksüyon içinde birbirimize yoldaş oluyoruz.
Ben henüz kendi işimi yapar durumda değilim. Kanka bana güzel şeyler hatırlatıyor, kendimi unutmamamı sağlıyor. Geçen haftalarda uzun zamandan sonra ses kaydı yaptım mesela. Benim de yeni bir film projem var. Sürprizli. Biraz daha pişince sitemizden yayınlayacağız. Evet web sitemizi de yeniledik. Güzel şeyler yapıyoruz, olacak.
Kankayı düşününce ne iyi ettik de yan yana geldik diye düşünüyorum. Yakında bir de dernek olacağız. Dernek olunca Kanka Fonu da yeşerecek. Kanka Fonu getirilen yasaklara karşı film ya da belgesel yapmak isteyen insanları hem maddi  hem de yaratıcı olarak desteklemeyi hedefliyor. Hem üretmek hem de üretmek isteyen başka insanlara destek olmak amaçlarımız arasında. Bu yüzden Kanka Fonu çok heyecanlı. Ama hayata geçirmek ince düşünülmesi gereken bir konu. Biz de bunun için uğraşıyoruz.
Ses ve görüntünün gücü bütün yasakları aşacak kadar güçlü. Bir şeyler üretmenin tadını ve önemini daha çok düşünüyorum. Hiçbir şey üretmek isteyen birinin önüne geçemiyor. Şartlar her zaman uygun olmayabilir ama niyetinde olmak bile çok hoş. Sürekli sette ya da stüdyoda olmayı özledim tabiki. Kalabalıklarda olmak güzel ama insanın kendi projesini yapması da keyifli.
Kanka içinde olmak birbirimizi üretmeye itiyor. “Hadi kanka yapalım” yahut “Hadi kanka yaz bitir” gibi destekler dayanışmanın bir parçası haline geliyor.
İlk setim 2010 yılında Ankara’daydı. On yıl olmuş. Sanat ve kostüm asistanı olarak başlamıştım. Dikmen’de bir gecekonduda çalışıyorduk. Sonra İstanbul’da sadece ses vardı. 2013 yılında Voltrans’ı bitirdik, aynı yıl #direnayol’a başladık. 2016 yılında stüdyoya başladım. Foleyi çok sevdim. Boomun yeri ayrıydı ama foley de çok heyecan vericiydi. Foley stüdyoda ses üretmek. Ekranda olan sesleri stüdyoda aletlerle beraber yeniden üretmek. Senkron olmak çok önemli. Sonra Berlin ve sadece Kanka Prodüksüyon var şimdi hayatımda. Günler ne getirir bilemem ama ben sabırla yürümeye devam ediyorum. Sonsuzluktan önce ne yapacaktık? Acele etmeyecektik.
Ulaş Dutlu
Voltrans  Özel Pride Gösterimi  –  Special Pride Screening

Voltrans Özel Pride Gösterimi – Special Pride Screening

HAPPY PRIDE! 2 Süper Film Birden angebotumuza Ulaş Dutlu ve Özge Özgüner’in yönettiği Voltrans filmiyle devam ediyoruz. Transfeminizm tartışmalarının yine yeni yeniden gündemde olduğu bugünlerde Voltrans’ı izlemek farz sevgili Lubunyeah.

 

vimeo.com/kankaproductions/voltrans

 

Filme eşlik etmesi için sevgili Ali Arıkan’ın 2 Eylül 2013 tarihli Hastanenin Trans’la İmtihanı yazısını paylaşıyoruz.

 

HASTANENİN TRANS’LA İMTİHANI

Katibim: ulaş kahlo

Karın zarında kalan kanserli hücrelerin bağırsağıma yaptığı baskıdan dolayı bağırsaklarım çalışmadığı için yaklaşık bir buçuk aydır hastanedeyim. Kemo alıyorum, sıçabileyim diye bir sürü ilaç veriyorlar. Bir ayı, üçüncü katta küçücük bir odada, kısıtlı havada uyuyarak, bunalarak ama kafayı yemeden geçirdim. Arkadaşlarım odayı, evimdeki odama benzetmek ve zamanımı geçirebileceğim uğraşlar bulmak için ellerinden geleni yaptı. Sonra doktorum beni onkoloji katı olan birinci kata aldı. Daha aydınlık ve geniş bir odaya gelince moralim de düzeldi.

Her iki kattaki çeşitli hiyerarşilerden kişilere, yine bir “trans konularına giriş” dersleri vermek söz konusu oldu. Neyse ki ben yapmak zorunda kalmadım. Benim mavi kimlik alabilmem üzerine şu aralar kafa yorduğu için bu meselede de parmağı olduğunu düşündüğüm kuzenim Kemal ile arkadaşlarımdan, dostlarımdan yani sevgi bağıyla bağlandığım ailemden insanların çabalarıyla cinsiyet kimliğimin ne olduğunu, bana nasıl davranılmasını beklediğimi, nasıl hitap edileceğini anlattıkları için aşağıdaki diyaloglar ve müdahaleler yaşandı.

Hemşirelerden biri,  bana Ayşegül Hanım diye hitap etti. Yanımda Serap vardı, “A ne diyor bu? Yeni galiba!” diye tepki gösterdi. Ben de kafası karışmıştır dedim. Yarım saat sonra hemşire tekrar odaya geldi. “Ali bey, çok özür dilerim. Dosyanızda başka isim yazdığı ve hep o dosyayla haşır neşir olduğumuz için karıştırdım. Kötü bir niyetle yapmadım” dedi. Benden özür dilemesi içimin yağlarını eritti.

Bir başka gün de, yine başka bir hemşire bana Ayşegül diye hitap edince İzlem hemen müdahale etti. “İsmi Ali, Ali diye hitap edelim lütfen.” Hemşire de, biraz durdu ve pek de neden böyle hitap edildiğini anlamadan şaşkınlıkla, “dosyada Ayşegül diye geçince onu söyledim” dedi.

ali arıkan

Birinci kattaki hemşireler ise Ali Bey’i ağızlarından düşürmüyorlar, üstüne üstlük hastabakıcı bana “hanfendi” diye hitap ettiğinde, “beyefendi” diye düzeltiyorlardı.

Müdahalelerle ve açıklamalarla da olsa hastanede bana hemen hemen herkesin Ali demesi kendimi güvende hissettiriyordu. Üstelik bu insanların yani hastane çalışanlarının bana sağlık yardımında bulunurken genital organlarıma kadar görmelerine rağmen kafalarındaki cinsiyet kimliği(kadın) algısının değiştiğini görmek sevindiriciydi.  Çünkü bu insanların cinsiyet kimliğimi(erkek) kabul ettiği anlamına geliyordu. Yani transseksüel, transgender, trans erkek olduğumun herkes tarafından kabul edildiğinin somut göstergesiydi.

Bunlar oda içinde yahut koridorlarda yaşadığım anekdotlardı. Sevgi bağıyla bağlandığım aile üyeleri de yaşadıklarını anlatıyorlardı. Başka hoş şeyler de oluyordu. Üçüncü katta bana bakan erkek hemşirelerden biri refakatçilerimden birine  “Ali Bey’e selam söyleyin” diyerek, refakatçiler aracılığıyla bana olan sevgisini hissettirdi. Ayrıca aynı hemşire daha sonra ziyaretime de geldi.

İlk gelen herkes kapıdan girer girmez hemşirenin “ali bey e mi geldiniz” demesinden bahsediyordu. Hastanede bir ünüm olmuştu. Beni sanatçı sanan bir kadını Ulaş “ünlü evet, bizim ünlümüz” dediği halde inandıramamıştı. Gazetelere çıkmak istemeyen çok ünlü birisi konumuna bile düşmüştüm. Ve bu bizi baya güldürmüştü.

Müdahaleler sadece cinsiyet kimliği üzerinden de gelişmiyordu. Refakatçilerimin ve ziyaretçilerimin beklenilenden daha fazla olması hem diğer hasta ve refakatçilerini hem de hastane personelini şaşırtıyor, gülümsetiyordu. Neden böyle olduğuna bir anlam veremiyorlardı.  Çünkü biz karşılaştıkları hasta ve refakatçi tiplemesinden farklıydık.
Hastanede yatan diğer hastaların yanında, kan bağıyla bağlı oldukları aile üyelerinden biri ya da bir kaçı oluyor. Çoğunlukla da bu kişiler hasta bireye bakmak zorunda olduklarını hissediyorlar. Aşağıdaki hikâye de bunu hazırlayan düşüncelerden biri.

Odamı temizliğe geldikleri sırada refakatçim olan Ulaş dışarı çıkmıştı. Başka bir hastanın refakatçisiyle sohbet etmeye başlamışlar. Kadın havadan sudan anlatmaya başlayarak lafı evlilik meselesine getirmiş. Benim gibi trans erkek olan Ulaş’ın “evli değilim ve evlenmeyi de düşünmüyorum demesi” üzerine: “mutlaka evlenmelisin. Şimdi gençsin. Peki ya yaşlanınca, yaşlanıp hasta olunca ne olacak, sana kim bakacak?” diye sormuş. Bunun üzerine arkadaşım kalkmış ve “merak etmeyin birileri olacak yanımda” demiş. Arkadaşım uzaklaşırken kadın hala evlen bak bir daha düşün diye sesleniyormuş.

Hastanede olduğum sürece gerek hastane personelinden gerekse hastane yakınlarından birkaç birbirinden farklı düşünce duydum:  Birçok insan bu kadar çok arkadaşı olmadığını ve/veya olan arkadaşlarına da güvenmediğini, hasta olduklarında da bakmayacaklarına inandıklarını söyledi. Herkesin şaşkınlık ve hayranlıkla “ne kadar çok seviliyorsunuz, ne kadar çok arkadaşınız var, sizi ne kadar çok seviyorlar” sözlerinin nedeninin aslında tek bir yerleşik inanışın göstergesi olduğunu düşünüyorum. Bu düşünce ise “Herkesin bir ailesi vardır. Ve hasta olduğunda da o aile üyesi veya üyeleri hasta ve yaşlı olana bakar. ” Hatta bakmak zorundadır inanışıdır.

Halbuki aile kavramın içi farklı şekillerde doldurulabilir. İllaki kan bağıyla bağlı olmak gerekmiyor. Farklı sosyal biraradalıklardan oluşan kişi veya kişilerden de oluşabilir. İsteğe ve çerçevesi belirlenmiş bir zaman aralığında; yorulmadan, bıkmadan, karşındakine öfke biriktirmeden bu seçilmiş ailenin üyelerinin ihtiyaçları bir şekilde giderilebilir.

Covid-19 ve belde. vol.2

Covid-19 ve belde. vol.2

Covid-19 salgını yüzünden hangi işleriniz iptal oldu?

İş arama sürecindeydim, iş aramayı bırakmak zorunda kaldım. Voltrans Filminin gösterimi için gideceğim ABD seyahati iptal oldu. Mayıs ayına kadar vizem vardı Berlin’e göç eden gurbetçi doslarımla hasret giderme hayalim olamadı.
Yunanistan’da EDA diye bir doğal tarım çiftliğine gidip çalışmayı planlıyordum ve çiftlikte yaşayan bir arkadaş İzmir’e doğal tarım derneği kurmak için gelecekti ve bu sürecin içinde olacaktım, bu da iptal oldu. Ailemin yanına köye gidip bahçe işleriyle ilgilenecektim. Seyahatin yasaklanmasıyla bu plan da ertelendi.

Bu süreç sizi maddi manevi nasıl etkiledi?

Film gösterimi için gittiğimiz yer bütün masrafları karşılıyordu. Vizeye başvurmak için de borç almıştım daha sonra geri ödemesi yapılacağı için bu paranın bile geri ödemesi yapılmadı.
Ailem yerli tohumla pestisit kullanmadan ürün yetiştirdiği için bunları bulundukları ilçede satamıyorlar. Hibrit olmayan tohumla yetiştirilen ürünler gıda politikası sebebiyle tercih edilmiyor. Ben bu ürünleri gıda topluluklarına ulaştırıyordum. Bu yaptığım iş yine salgın sebebiyle iptal oldu. Ekonomik olarak bir şey kazanmıyordum ama kazandığımı aileme gönderiyordum. Tohumların korunmasını, tohum çeşitliliğinin artmasını ve bahçeye yeni fidanlar dikmelerini sağlıyordum kazandığım parayla.
İşsizlik maaşımın son üç ayındayım ve iş bulamazsam İstanbul’da yaşamımı nasıl sürdüreceğimi bilemiyorum.

Bu işlerinize devam edebilecek misiniz?

Süreç benim için çok belirsiz.

Covid-19 ve belde.

Covid-19 ve belde.

Yaptığımız kanka toplantılarında birbirimize hal hatır sorarken ortaya çıkan sonuç bizi biraz düşündürdü. Hepimiz bir şekilde işlerimizden olmuştuk ve maddi olarak zorlanacak gibi gözüküyorduk. Biz de birbirimizle bu konuyla ilgili röportaj yapmaya karar verdik. Hangi işlerimiz iptal olmuştu ve biz bundan nasıl etkilenmiştik. İşte bu röportajların ilki Bulut Sezer’den geliyor.

Covid-19 salgını yüzünden hangi işleriniz iptal oldu?

Covid-19 salgını başlamadan kısa süre önce son 2 aydır üzerinde yoğun olarak çalıştığım Dönüş’üm isimli performansımla önemli bir sanat festivaline kabul edilmiştim. Nisan başında sergilemek üzere deli gibi bir koşturma içerisindeydim. Lubunya dayanışması ile takır takır işleyen bir süreçte Nisan’a hazır olacak şekilde 4 nala koşarken bir anda bir çoğumuz gibi duvara tosladım. İşin sadece greenbox stüdyoda video çekim kısmı kalmıştı. 12 Mart günü full ekipmanlı greenbox stüdyosunda çekim yapmak üzere o hafta için tarih belirleyecektik ki heryer kapandı.
Performans otobiyografik bir dönüşüm hikayesi ve yurtdışından bu performansı bekleyen birkaç festival ve kişiyle ön görüşmeleri yapmıştım bile, dosyayı paylaştığım herkes heyecanla bekliyordu. Bu işle bu yaz yurtdışında gösterimler yapmak ve hem performansı hem de bu alanda networkumu geliştirmek adına çok önemliydi.
Bade Nosa’nın 2. klip çekimi için Nisan ortasında sözleşmiştik. Bu da olamadı maalesef. Metin Akdemir’in yönettiği Hayalimdeki Sahneler filmi de tam Covid-19 salgınının hemen öncesi bitmişti, ve Nisanda prömiyer yapacaktı, yazın kabul aldığı yurt dışı festival gösterimlerimiz olacaktı. Bunlar da askıya alındı.

 

Sizi maddi manevi nasıl etkiledi?

Son 4 senedir düzenli bir gelirim yok. Yaklaşık 15 senelik beyaz yaka yöneticilik görevimden oyunculuk eğitimim için ve kısa bir süre ayakta durmama yetecek kadar kenara koyduğum birikimim tükendi. Bu nedenle artık tamamen gelen sahne işlerinden kazanç sağlıyorum. Bunların hepsi iptal oldu tabi. Hazırladığım performansla da bu yaz yurtdışında olmayı hedefliyordum. Almanya, Hollanda, Viyana gibi ülkelerden kişi ve bazı festivallerle ön görüşmeleri yapmıştım bile, ve onlar da heyecanla işin çıkmasını bekliyorlardı.

Ayrıca eski çalıştığım bir çağrı merkeziyle 2017’den beri devam eden iş mahkemem 16 Nisan’da sonuçlanacaktı. Uzun zamandır beklediğim ve sonuna kadar hakkım olan bir toplu para bekliyordum. O da askıya alınmış oldu ve tüm planlarım kaldı.

 

Bu işlere devam edebilecek misiniz? Neler düşünüyorsunuz?

Devam edebileceğimi düşünüyorum ama ne zaman, hangi motivasyonla şu an için onu bilemiyorum. Sanki bir anda her şey önemini yitirdi ve hayatlarımız, acılarımız, dertlerimiz şekil ve yön değiştiriyor. Birçok festival başka tarihte yapılmak üzere ertelendi ama ne zaman ve nasıl her şey gibi o da belirsiz. Belirsizlik içinde motivasyonu tutmak da bireysel başka bir güç istiyor. Bu da yine lubunya dayanışması ile mümkün görünüyor. Şu an sadece duruyor ve ne yapabilirim diye düşünüyorum. Şu an yaptığım işi yapabilmek için çok uğraştım, çok büyük konforlardan vazgeçtim, bir çoğumuz gibi çok büyük zorluklarla başa çıktım, herşeye rağmen ayağa kalkıp bir iş ürettim. Bu işin üretim motivasyonu para ya da ünlü olmak değil insanlarla bunu paylaşarak kendimi iyileştirmekti. Fakat günün sonunda dönüp dolaşıp hep aynı noktaya geliyorum. Biz zaten mücadelelere, var olma savaşlarına idmanlı bedenleriz. Bu süreçten de en az hasarla çıkıp kaldığımız yerden hatta belki daha birkaç adım daha ileriden, daha üretken bir şekilde çıkacağımızı düşünüyorum.

 

Kanka, üretim, toplantı. Yazan: Ulaş P. Dutlu

Kanka, üretim, toplantı. Yazan: Ulaş P. Dutlu

Kankanın senin için anlamı ne?

Kankanın benim için bir çok anlamı var ama ilk olarak dostluk demek. Arkadaşlıktan öte iyi ve kötü günde yan yana durmak, birbirinin yarasına mehlem olmak, başa çıkılmaz hallerde birbirine el vermek. Ben kanka hitabından çok kuş kelimesini kullanırdım. Zaman içinde kanka da demeye başladım. Ama fark ettim ki herkese değil. Özellikle kanka prodakşından olan ya da bir dönem içinde olmuş insanlara kanka dediğimi fark ettim. Kanka lafı bana Rüzgar’la geldi. Sonra ben de sevdim. Bu hayatın zorluklarına karşı yârenlik etmek, yan yana durmak, birbirine sahip çıkmak çok önemli. Zaten hayata tutunmak için bir sürü çaba harcıyoruz. Bir arkadaşımın lafıdır: sevgili de arkadaş da hayatı kolaylaştırmalı, derdi. Ben de bu söze katılıyorum. Birbirimizin hayatını kolaylaştırmalıyız. Kankalık da böyle bir şey gibi geliyor bana. Kanka hitabı arkadaşlıktan daha öte. Dostluktan bile fazla bazen. 

 

Üretim nedir?

Üretim bence, daha önce yapılmamış ya da yapılmış konu ve durumlar üzerine yeniden farklı bir bakış açısıyla ortaya ürün koymaktır. Bu ürün içinde yapanın bakış açısını, yorumunu ve emeğini barındırır. Her alanda üretim yapılabileceği gibi belirli bir alanda da yapılabilir. Şimdiye kadar bir çok alanda ve konu başlığında üretim yapan insanlar ve atölyeyeler içinde yer aldım. Bu bana hayata karşı nasıl bir duruş ve bakış sergileyeceğimin konusunda çok yardımcı oldu. Her alanın kendine has kuralları olabiliyor. Tiyatro, sinema, edebiyat ve daha bir çok konu başlığında üretmek mümkün. Kişi tek başına üretebileceği gibi kollektif bir şekilde de üretimde bulunabilir. Edebiyatta mesela bir yazı yazmak tek başına yapılabileceği gibi birkaç kişiyle de olabilir. İkisinin de kendine has güzellikleri var. İkisi de insana çok şey katıyor. 

 

Sürekli toplanmak neden?

Ben sürekli toplanmayı çok önemsiyorum. Çünkü toplantı yapmak insanı zinde tutan bir şey. Toplantı alınmadan yapılamayacak şeyler var. Birbirinden haberdar olmak için de toplantılar çok önemli. Bilgi paylaşımı ve deneyim aktarımı en iyi toplantılarda oluyor. Bana öyle geliyor. Eskiden sabahlara kadar toplantı yapardık. İşlerimiz daha hızlı yürürdü. Eleştiri ve özeleştiri mekanizmaları işlerdi. Bu da insanı geliştirirdi. Ayrıca toplantılar kişiler arasına dürüstlük getiriyor. Dürüstçe ve açıkça insan fikrini söyleyebiliyor. Bu da insanı geliştiriyor. Umarım toplantı rutinlerimiz devam eder. Beraber filmler, belgeseller izleriz, kolaj yaparız. Yeni belgesellerin hatta filmlerin tohumları atılır. Beraber senaryo bile yazabiliriz. Ya da birimizin aklına gelen fikri geliştirebiliriz. Böyle böyle sebeplerden ötürü hep toplanalım derim.