Her anı dinlemek istiyorum – Ulaş Sona

Her anı dinlemek istiyorum – Ulaş Sona

*Ah Muhsin Ünlü’nün “Sevgili Güllük” adlı şiirinden ve şarkılardan esinlenilmiştir. 

 

Karşıdan karşıya geçiyor insanlar, bir sürü ayak. Alışveriş yapıyor insanlar, bir sürü el. Çiçekler açmış, bir sürü kırmızı. “Sevdiğim zülfünü kimler tarıyor?”

 

Duraklar geçiyor, bir sürü yol. Dudaklar geçiyor, bir sürü diş. Çitlerle çevrili ağaçlar. “Sevdiğim zülfünü kimler tarıyor?”

 

Yazlar vardır kalın battaniyeleri dolaba kaldıran. Başlar var bir sürü düşünce. Gözler var bir sürü sezgi. Saçlar var rüzgara karşı. Tek teli düşmeye gör siyah bazen sarı hatta kahverengi. “Sevdiğim zülfünü kimler tarıyor?”

 

Yarın zor bir gün olacaktı.

 

Bazı günler zordur. Zor günler vardır. İnsan koşarak sabahın beşinde evden çıkabilir, metroya binebilir, gözlerini yolda kapatabilir, en son gördüğü rüyayı düşünebilir. Hatırlayamazsa üzülebilir. Biten aşklar bazen sabah mahmurluğunda insanın kalbine çökebilir. Olabilir. Her şey mümkün, her şey olası.

 

Sessizlik kulaklarımdan kalbime doluyordu.

 

Sessizlik vardır. Sessizlik sensin geceleri, çok sevdiğim bir dizedir. Sessiz diye bağırdığım günler hep aklımdadır. Hasret vardır. Sadece doğduğu yeri özlemez insan, bir anı, bir durumu, bir insanı da özler.

 

Anlamak vardır. Bazen çok zaman geçince anlar insan, bazen saniyeler içinde. İdeal etmek de yakın anlamlı bence ama hangisi daha kapsamlı sözlükler bilir. Bilir mi gerçekten? Her zaman böyle miydi bilmiyorum, bir şarkı sözü müdür sadece?

 

Her anı dinlemek istiyorum.

 

Anın içinde kalmak geçmişi temize çekecek, geleceği güzelleştirecek. Mucizeler vardır. Mucizelere inanıyorum. Küçük büyük, yani irili ufaklı. Umut etmek vardır. Ummak. “Kimden umarsın?”

 

Defterlere olan hayranlığım her daim.

 

Hiç yazılmamış kareli bir deftere başlamak gibiydi bazı şeyler. Kareli, çizgili ve çizgisiz defterler vardır. Çok sevdiğim bir arkadaşım buraya ilk geldiğimde bana yeni bir sayfa değil yeni bir defter açıyorsun, demişti. Yakın ve değerli arkadaşlar vardır. Yeni defterler yazmaya iter bazen insanı. Yazmak vardır. Senin de kalıbından aklından geçen şeyler yazıya dönüşse nasıl olurdu İsmail? İsmail vardır. O küçük şehrin büyük okullarından birinde tanıştım İsmail’le. Gözlükleri vardı. Beyaz tişört severdi diye kalmış aklımda. Bir kez de İstanbul’da kare bir masada çay içmişliğimiz var. Şimdi nerde ve ne yapmaktadır? Bilmemek vardır. Merak vardır. Hatırlamak ve anmak da vardır.

 

“Zaman sadece birazcık zaman”

 

Zaman sabahları yavaş, öğleden sonraları sanki hızlanır. Geç kalmışlık hissi sarar bazen. Yetişememek de vardır elbet. Akşamlar kendini geceye bırakırken uyku gelir. Bazen tek bir hikaye için kareli defterler alınır. Defterleri de sarar mı uyku, kapsar mı? Kapsamak vardır. Ucu kırmızı kalemlerle mazi yazılır. Mazi bazen kocaman bazen de daha az yer kaplar. Geri gelmeyişi iç acıtır ara sıra. İnsanın içim dediği bir yer vardır. İçime sinmiyor, içime sığmıyor, içim şişti… diye konuşulur. İçim denilen yere kalbimiz de dahildir bence. Ama kalp ayrı söylenir. Belki de ikisi ayrı ayrı yerlerdedir. İnsan denilen varlık bir muammadır bazen. Tanımak vardır. Ama nasıl, ne kadar zamanda? Başkalarını ve kendini tanımak marifet işi. Hayal kırıklığı. İnsan kendisini de hayal kırıklığına uğratır mı? Kendimden bunu beklemezdim. Kendimi kendime şikayet ediyorum. Kalan şeyleri Allah’a havale ediyorum. En hızlı havale nasıl olur bilemiyorum.

  

“Yarınlar bizim için yok artık”

  

Yarın olacak yine. Günler birbirine benzer bazen. Ama bence aynı değiller gene de. Bazı şeyler aynı olabilir ama günler ne getirir her zaman bilinmez. Biten günler, biten kalemler, biten defterler… Hepsine yeni bir kareli defter lazım. Kabı da siyah olsun, her şeyi içine alsın. İçimi, kalbimi, ruhumu, aklımı, zihnimi, bilincimi… ellerim kalsın bir tek dışarıda. Yarına dair şimdilik tek lafım: İşe geç kalmamalıyım.

 

Sabahın altısı da benim yedisi de.

  

Çalışmak vardır. Sabahın bir körü bazen akşamın bir saati… Öğlen yahut ikindi biten vardiyalar. Döslo ‘nun ilaçlarını ekmeklerin üzerine ezerken ve ona yedirirken heyecanlanıyordum. Duraklar boyu giden otobüslerde geçmiş, gelecek birbirine karışırken  gideceğim yer her saniye kısalacaktı. Duraklar vardır. Duraklarda inilir ya da binilir, pazar günleri otobüsler geç gelir. Sabah ve akşam uzun bekler insan. Beklemek vardır. Ben hayatın bana yapacağı sürprizleri bekliyordum. Çünkü biliyordum anı, bilinci yaşamak başlı başına şükürdü. Şükretmeyi seviyordum, bereket kattığına inanıyordum. Duydum okudum ben bunları birilerinden ve kitaplardan. Minnettarım bana gelen her bilgiye. Minnettarlık vardır. Bence güzeldir de.

 

“Yağmurlar dinmeden gel” 

  

Yağmurlu havaların karanlığı çökerken evlere, kısa kısa uğradığım penceresi açık yaz odaları. Bir yatak ya da bir koltuk hep var. Her şey çürük bir dişe dil değdirmek gibiydi, kaçınılmaz. Bugün Döslo yarın Strakham. Strakham’ın öğle yemeği. Bir çorba ya da patates püresi demişlerdi. Endişe vardır. Bazen bardak çorbada bile kendini gösterir. Şahı bardak çorba kimler içindir? Oysa ben yaşlıların çok zamanı var sanıyordum. Belki de yoktur. Yavaşlayan vücutları hızlı şeyler çekiyordur. Çarçabuk yapılıp saatler içinde tüketilen yemekler.

  

Vardır potporisi her daim bende devam edecek.

Vardır.

Vardır.

Vardır.

  

Ulaş Sona

 

 

Başlık ve ön okuma: Salih Canova

Edit: Ahmet Yılmaz

Kuş Olup da Uçalım – Ulaş Sona

Kuş Olup da Uçalım – Ulaş Sona

“Korkuyorum yaşamaktan ki, çok güzel” *

Unumu eleyip eleğimi o sevdiğim duvar yazıları olan bir duvara aşmışım gibi hissediyorum. Son halimi iyi bir dinleyici olarak tanımlayabiliyorum. Onaylı olduğu için bunu söylemekte beis görmüyorum. Bu da ne eder, ne kadar kıymetli bir meziyettir bilemiyorum. Benim için de yeni. Bazen kendimi çok gülerken yakalıyorum, mutlu oluyorum. Dinginlik var, korkularım olmadığı zaman da huzur var. Bu önemli, bundan eminim. Ama sanki içim yaşımdan daha önce olgunlaştı.

Otobüslerde başım dönüyordu bazen. Neredeyim, nereye doğru gidiyorum diye kontrol ediyordum. Yanımdaki, baktığım hastaların evlerine ait olan anahtarları sürekli kontrol ediyordum. Kaybetmekten korkuyordum. Bunlar benim gündelik korkularımdı. Bir de daha büyük korkularım vardı. Ama karnım daha iyi bugünlerde.

Eskiden taş toplardım gittiğim her yerden. Gidenlerden de isterdim. “Yerden bulduğunuz bir taşı benim için alın” derdim. Bir keresinde kum gelmişti, hem de Tarifa’dan. Tarifa’yı bir müzik grubu olarak biliyordum. Sonraları zapt edemedim taşları. Şimdilerde ismi olan taşları biriktiriyorum. Dokunuyorum onlara. Ametis, kuars, kristal, akik gibi. Bakımı olan taşlar. Geçen gün siyah bir taş aldım. Hani derler ya hangi taş sizi çekerse onu alın diye, öyle yaptım, üzerinde yazan isimden bir şey bulamadım ama çok sevdim. İçim bazen söyleyemediklerimle doluyor. Taşlara sarılıyorum.

Karnımdan anlıyorum bir şeylerin iyi gidip gitmediğini; bazen her şey yolundayken de ağrıyor, o zaman diyorum bir şey var. Gerçekten de buluyorum, sonra bu diyorum, bundan ağrıyor. Kendime en çok verdiğim telkin: korkma oluyor, korkma!

Yollara düşmek her zaman iyi gelmiyormuş bana. Bazen oluyor böyle. “Olur böyle şeyler ara sıra. Olur ara sıra,” çok severim bu dizeleri. Eskiden daha çok şiir okurdum. Geceler düzenlerdik, özel geceler olurdu bizim için, o günler de şiirleri okumayı prova ederdik. Müzik eklerdik. Evlerde yapardık, ne güzel olurdu. Gene şiir seven insanlar bulsam, gene çalışsak belki iyi gelir bana da.

Geçmiş ve geleceği birbirine harmanlıyorum; yeni anlamlar bulmak için belki. Düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum çok mutlu olduğum anları. Neydi diyorum o anların sırları.

80’li yaşlardaki insanların nasıl başka bir dünyada yaşadıklarına şahit oluyorum. Halüsinasyon görüyor bazıları. Olmayan çocuklara yemek vermemi istiyorlar, kavga ediyorlar vermiyorum diye. Ben o kadar uzun yaşamam herhalde, diye düşünüyorum. Burada yaşlı nüfusu çok, çocuk az. Bu yüzden de daima yaşlılara yardım edecek birilerini arıyorlar. Kim derdi ki bu insanlardan biri de ben olacağım.

Ben de bu evde yaşamak isterdim, dediğim evler oluyor bazen. Evin özelliklerine değil insanların hasta olmasına rağmen umutlu, mutlu olduklarını görmek güç veriyor. Hep geçmişi anlattıkları da oluyor. Ben de çok anlatıyorum, eskiden diye başlıyorum bazı şeylere. Yemek yiyoruz beraber bazen. Beni bekleyen hastalar da oluyor ya da kendileri yese bile benim için kaldırmıyorlar sofrayı. Kendilerince teşekkür ediyorlar, ben de mutlu oluyorum. Manevi yönü olmasa başka türlü nasıl yapılırdı ki bu zor iş?

Sadece konuşabilen ama hareket edemeyen bir hastamız var. Artık ona yalnız gidiyorum. Dün battaniyeyi iyi koyamamışım, üzülmeyeyim diye söylememiş bana. Çok genç, MS hastası. Boynunda altın bir kolye var. Çok yakışıyor ona. Kısa kısa konuşabiliyoruz. Önceleri bir şeyi anlamayınca ağlıyordu, artık bana ağlamıyor. Herkesin bir hikâyesi var. Günde dört defa gidiliyor ona. Televizyona bakmıyor ama neden bilmem. Müzik de dinlemiyor. Annesi var yanında. Öğlen geliyor. Bir kere güldüğüne tanık oldum. Çok güzel gülüyor. Kim bilir kendi içinde ne yaşıyor? Nasıl baş ediyor, merak ediyorum. Bir tek ona gittiğimde özel bir duygu hissediyorum. Gelecek ay Almanca kursuna gideceğim, onunla sohbet edecek kadar olsa yeter.

Çocuklar gibi eğleniyordum çok çalıştığım akşamlar. Eve giderken cips ve kola alıyordum. Sakince oturup müzik dinlemek hoşuma gidiyordu. Böyle anları çok sever olmuştum. Çocukken ablamla da yapardık, gündüzden gizlice abur cubur alır akşam yerdik. Bana o günleri hatırlatıyor. Çok çalışmaya da alıştım. Hayallerimi unutturmamasına dikkat ediyorum. İnsan bazen yoğunluğun içinde kayboluyor, ne oluyor ne bitiyor anlayamıyor. Kendime sık sık soruyorum sen buraya niye gelmiştin diye. Zaman geçiyor ama dert etmiyorum, elbette daha iyi anlarım da olacak. Şimdi de kötü değil, sadece biraz ağır biraz çok. Beni aşsa da bazen sabrediyorum. Avcuma bakıyorum. Hep aklımda sabır kelimesi. Ha bir de jelibon.

Nasıl okunduğunu bilmediğim mahalle isimlerine gidiyorum her sabah ve bazen de gece. Simi’yi düşünüyorum bazen. Beni ağlatan film repliğini sanırım ona ve hayatıma giren diğer Simi’lere söylüyorum ben de. “Sadece şunu bilmeni istiyorum. Etrafında olmak başıma gelen en güzel şeydi.” Drive yazıyordu yıl 2011 yapımı.

Annem bize, hepimize ayrı ayrı, yemek tariflerini el yazısıyla yazmıştı. Ben de hastanedeyken boş sayfalarını doldurmuştum. Kendimdeyken de bir mektup yazmıştım kendime. Bu gece o defteri okumayı çok istedim. Her yeri aradım ama bulamadım; çok eminim kaybolmadığına ama bulamadım. O mektubu okumak istemiştim ama kaybolan kolajim gibi onu da bulamadım. Elbet bir yerden çıkacaktı ama bu gece değildi belki de. Anneme söylemeyeceğim üzülmesin diye, aramaya devam edeceğim.

Simi’ye yazdığım mektup, 2017’de yaptığım kolaj, şimdi de annemin hediye ettiği defter yok. Ve bunlar önemli şeyler. Hani bazı duraklarda tek başına bekler ya insan, çok kişi olmaz, otobüs zaten az gelir, bir de geç kalır. Öyle anların yalnızlığı gibi insanın değer verdiği şeyleri kaybetmesi.

Sesin yankılanıyor duvarlardan. Eskisi gibi şarkı söylemek ister misin? Benim güzel gölgem. Yansımak camlı dolaplardan. Yüzün eskidikçe güzelleşiyor. Çizgiler haritalardan yana, sevdalardan geçiyor patikalar… Sen yine de baharı bekleme. Sen artık hiçbir şeyi bekleme. Sisli geceler geçti, en karanlık olanları da, şimdi güneş akşamı bekliyor ertesi günü aklında tutarak.

“Dua eyle sevdiğim de kuş olup da uçalım”

Bir şarkı çıkar kimi hatırlattığını bilirsin. Ona yollamak istersin ama tutarsın kendini. Şarkıya eşlik edersin, o insanı düşünürsün. Yaş aldıkça mı tutuyoruz kendimizi? Zaman ne garip değil mi? Dizlerimiz kırılıyor yürürken, merdiven çıkarken. Ayaklarımızı hiç düşünmüyoruz. İnsanın ayakları da değişiyor elleri gibi. Gözümüzün kenarındaki çizgiler artarken bu şehre yağmurlar yağıyor. Ben kahvenin kokusunu seviyorum. Hayata karşı kendime yeni icatlar buluyorum. Bulmak zorundayım. Devam etmek zorundayım. Güçlü durmaya çalışıyorum. “Muss” diyorlar, “şart, mecbur” demek.

*Fazıl Hüsnü Dağlarca

Edit: Ahmet Yıldız

Ön okuma: Salih Canova

Toprak İncitmeyecek Seni – Ulaş Sona

Toprak İncitmeyecek Seni – Ulaş Sona

Ulaş Sona’dan Karagün Kolisi Kuş Günlükleri #2 

Toprak İncitmeyecek Seni

‘’gerçek şu ki sonsuza kadar yas tutacaksınız. sevdiğinizin kaybını atlatamayacaksınız ama onunla yaşamayı öğreneceksiniz. iyileşeceksiniz ve acısını çektiğiniz kaybın etrafında kendinizi yeniden inşa edeceksiniz. tekrar tam olacaksınız ama asla aynı kişi olmayacaksınız…’’ (Elisabeth Kübler-Ross)

Uzun zamandır ölümü düşünmüyordum ta ki bu pazartesi, bu salı, bu çarşamba ve bu perşembe karşıma çıkana kadar. Yaptığım işin bir parçası olduğunu biliyordum ama bu kadar yakından tanık olacağımı çok da düşünmemişim. İşe başladığımdan bu yana tanıdığım dört hasta vefat etti. İkisi ayaktaydı, ikisi yatalak hastaydı. Ne hissettiğimi hemen anlamamıştım. Çok düşünmemiştim. Ama bu hafta her gün daha kötüye giden bir hastaya gittim. Çok iyiydi birden kötüleşti hastaneye yattı. Çıktıktan sonra da konuşamaz, yemek yiyemez oldu. Her gün gidiyorum, tansiyonunu ölçüyorum, bakımını yapıyorum. İki oğlu var, oğulları da yardım ediyor, sürekli doktor geliyor. Bir kaç kelime anlamaya çalışıyorum anlattıklarından. Bekliyorlar, ölümünü bekliyorlar..

Ölüm bizim eve ben doğmadan önce girmiş. Amcamı çok genç yaşta sirozdan kaybetmişler. Çok kısa zamanda vefat etmiş. Sadece üç gün kalmış hastanede. Mahallede kahvesi varmış. Çok severmiş herkes. Babam amcamdan sonra evin bütün yükünü üstüne almış. Hem çalışmış hem de üzülmüş. Çok çalışkandı babam ama haftasonları içer, ağlardı. Yıllarca kızmıştım ona içki içtiği, bizi korkuttuğu için. “Bu kadar uzun sürmemeli” diye düşünüyordum. Yedi yıl önce içkiyi bıraktı babam. Bir yaz günü, bir de hediye alıp konuştum onunla. Onu her şeye rağmen sevdiğimi fark etmiştim. Sonra babam babasını, annesini, çok yakın bir arkadaşını kaybetti. Sevdikleri giderek veda ettiler bu hayata.

Babama karşı duyduğum nefretten sevgiye geçişim yaşım büyüdükçe oldu. Herkesin yas  tutma biçiminin farklı olduğunu, bazı acıların hep sürdüğünü zamanla anladım. O da içerek ağlayabiliyordu belki. Eskiden böyle düşünmezdim.

Annem de annesini kaybetti. Büyük ablam çocukluk arkadaşını kaybetti. Ben de Ali’yi. Ali öldükten sonra babamı aradım. Beni en iyi o anlar diye düşündüm. Babam “sen öldün sandım bu ne acı” dedi bana telefonda. Çok büyük yaşadım o sene. Hasta ettim kendimi. O sene, 2013, çok zor geçti. Sonra hiç konuşmamaya başladım bu konu hakkında. Utandım sanırım o kadar üzüldüğüm için. Bana çok ağır geldi. Ali’nin yeri çok başkaydı bende. İlk açılmam, ona Eskişehir’den telefon edişlerim, dün gibi… Onu çok seviyorum ve çok da özlüyorum. Şu bir gerçek ki; ben Ali’den sonra çok değiştim…

Bir gün hepimiz öleceğiz. Sevdiklerimizin hayata veda etmelerine tanık olacağız belki de. Bu hafta farklı bir hafta oldu. Ama yüreğimde bir soğuma var. “Sakin olmak kazandırır” derdi Salih. Ben çok geç deneyimledim ama şükür deneyimledim ve öyleyim, sakinim artık. Duygusal olarak kendimi korumaya çalışıyorum işimi yaparken. Ama her zaman mümkün olmuyor. On aydır yaşlı ve hastalarla ilgileniyorum. Hep hastaları düşünür oldum. Hayatımın normali bu oldu. Sabah altı yedi gibi başlayıp bazen akşama kadar yaşlıları görüyorum. Çok düşünüyorum, kendi yaşlılığımı ve sevdiklerimin yaşlılığını. Nasıl olacağız kim bilir? Onların da hayata tutunduklarını ama gençliklerini de özlediklerini görüyorum.

Hastalarım gençliklerini anlattıkça bazen panik oluyorum. “Gençken ne yapılır?” diye düşünüyorum. Bence insan ürettiği sürece yaşlılıkla başa çıkabilir. Ben böyle bir yöntem düşündüm. Yazarak, çizerek, okuyarak, insan biriktirerek ve bu insanlara değer vererek. Bir de beden var tabi. Onu da çok düşünüyorum. Beden benim için trans olmaktı. Bedenimle ilişkim gökkuşağının bir parçası olmak ve bunun mücadelesini vermekti. Ama ya sağlık? Beden sağlığı? İşte buna o kadar önem vermiyormuşum. Bizi yürüten ayaklarımız, iş yapan ellerimiz, nefes alan kalbimiz…

Bir yerden başka bir yere yetişmeye çalışırken aldığım her nefeste bir çaba hissediyorum. Yaşamak güzel şey. Gece uyuyabilmek, sabah kalkıp kahvaltı yapabilmek, kahve içebilmek, dışarı çıkabilmek, rüzgarı hissedebilmek… Ve bunları -şimdilik- kendi başına yapabilmek çok kıymetli. Ben insanlar bunları kendi başlarına yapamadıkları için onlara gidiyorum. Bazen otuz sene çalışmış insanlara gidiyorum. Yaptıkları şeyleri anlatıyorlar bana. Türkiye ‘ye tek başına arabayla gitmelerinden özlemle bahsediyorlar. Dinliyorum ben de.

Bize, bana basit gelen şeyler ne kadar da önemliymiş. Oturduğun yerden kalkabilmek. Uykuda sağına soluna dönebilmek, yorganda bacağını atabilmek… Henüz o kadar yaşlanmadık çünkü hala kendimize yetebiliyoruz. Ama kıymet bilmek, böyle düşünmek iyi geliyor bana. Tadını çıkararak yaşamak. Her andan keyif alabilmek büyük nimet. Bana çok şey katıyor yaşlılarla sohbet etmek. Koca bir deneyim… Yetmiş seksen yılı devirmiş birisi tabi ki benim iki katım deneyime sahip. Öğrenilecek çok şey var. “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka?”

Kırdığım kalpler geliyor aklıma tek tek arayıp özür dilemek istiyorum bazen. Hoyratlığım azaldı, bu çok iyi bir şey. Daha dikkatliyim. İnsan kıymetli bir varlık, yıkıp geçmemek lazım. Aykan dedi ki; “geçmiş gelecekte temize çekiliyor.” Bunun üzerine düşündüm baya. Geçmişi, dünü, hatta beş dakika öncesini geri getiremiyoruz. Her an geliyor ve geçiyor. Sahip olduğumuz tek şey şimdi. Şimdide dikkatli olmamız gerekiyor. Ettiğimiz sözler ve yaptığımız şeyler.

Başa dönmek gerekirse; sanırım yakın zamanda bahsettiğim hastayı kaybedeceğiz. Öyle gözüküyor, doktorlar da “hazırlıklı olun” diyor. Herkes durumun farkında. Tuhaf hissediyorum. On aydır ara ara gittim ona. Ne ara bu kadar kötüleşti anlamak zor?

Benim gibi ölümü derin yaşamış birine belki de hayat artık farklı bakmam gerektiğini söylüyordur. Yaşlı ölümü sıralı ölüme daha yakın sanki. Ama yine de etkiliyor insanı. Son günlerinde ona eşlik edenlerden biri de benim. Görüp görebileceğim en zor durum buydu sanırım. Daha ötesi yok. Zamanla alıştım yapar oldum. Hiç aklıma gelmezdi. Hayatın neler getireceği bilinmiyor.

Hastam kanser. Bu yüzden dokundu bana. Kaybettiğimiz diğer dört hastadan farklı olarak. Tam bir haftadır kanseri ve ölümü düşünüyorum. Bir gün karşıma çıkacaktı biliyorum. Bu şekilde olacağını düşünmemiştim. “Ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü.” Ölümden korkmuyordum. Sevdiklerimi kaybetmek bu ihtimalin olması içimi sıkıyordu. Şimdi olsa başka türlü olurdu başka türlü davranırdım denir ya hep ben de öyle diyorum. Ama bilemeyiz ki o an nasıl hissedeceğiz, nasıl olacak? Ama deneyim diye bir şey var. Bir şeyle ilk kez karşılaşmak diye bir şey olduğu gibi. Kendimi anlamaya çalışıyorum ama dedim ya yine de utanıyorum.

Yazıyı birkaç gün farklı günde yazdım. Yazı biterken, bu sabah haber geldi hastamızı kaybettik. Eve geldim Sezen Aksu’nun gençlik kliplerini izledim. Sezen Aksu’nun gençliğine bakmaktan başka aklıma bir şey gelmedi. “Ne kadar da genç?” deyip durdum. Artık konser vermediğini düşündüm. Böyle bir anma yaptım kendimce. Karşı evin perdesi daha kapanmamıştı. Işığı henüz yakmamışlardı. Televizyonda Çiçek Abbas’ı seyrediyorlardı. Ben de baktım bir süre. Hayat devam ediyordu. Odamdan sokağa Sezen Aksu yayılıyordu. Kulağım odamda, gözüm komşuda kalakaldım bir süre. Sonra camı kapattım, perdemi çektim, senin ruhuna bu güzel şarkılar hediye olsun dedim. Toprak da incitmeyecekmiş ha seni. Bana öyle söyledi…

 

* Başlık ve Editör desteği için Salih Canova’ya teşekkürler.

Her şey hemen eskisi gibi olsun – Ulaş Sona

 

Ulaş Sona’dan Karagün Kolisi Kuş Günlükleri #1

Her şey hemen eskisi gibi olsun*

 

Vebiha teyzeyi başkası yıkasın, ben yatıp uyumak istiyorum.

Çiçek geldi sabaha kadar oturduk. Haki’nin doğum günüydü. Haki’ye aldığım balonları şişiremedim. Gidip başka yerden aldım. Haki çok mutlu oldu. Dündar’ın yaptığı doğum günü planını uyguladık. Ben yardım ettim. Sonra da sabahladık. Yarın işe gideceğim.

Çiçek seninle sohbet etmeyi özlemişim, sanki Taksim’deydik dedi.   

Uzun zamandan sonra ilk defa biriyle uzun sohbet ettim. Hem de gülerek eğlenerek. Çiçek de fark etti. Her şey yavaş yavaş yerine geliyordur belki dedim. Topluluklarda bazen üç kişi olduğumuzda bile ben konuşmuyorum ama dinliyorum sıkılmadan. Neden sessizim bilmiyorum. Bazen de birebirde bile dinleyen ben oluyorum. Ara sıra da göz kontağı kurmakta zorlanıyorum. İnsanların kaşlarına bakıyorum. Ama Güloş farkedilmiyor, dedi. Kaşla göz arası yakın olduğundan anlaşılmıyormuş. Bir tek Güloş’a dedim insanların gözlerine her zaman bakamadığımı. Yakın çevremdeki herkesin kaş yapısı aklımın bir köşesine kaydedildi.

Allah’a küsmüştüm. Son üç yıldır dargındım ona. Üç ay önce yeniden konuşmaya başladım. Geçmişin lafını hiç etmedim ama “öyle bir dert verdin ki kendime gelemedim” adlı şarkıyı ona hediye ettim. Bana 5 rakamını yolladı. Saat 5 yoksun. Saat 5 doğru yoldasın. O da belki farkındadır bana ağır gelen şeyler yaşattığının. Belki de her şeyi bana yıkıyordur. Bilemiyorum. Ne bire bir de ne de topluluklarda başka soru sormadım O’na.

Hava çok soğuk. Kalın hırkamı çıkardım. Herkesler gitti. Çiçek, ben ve Haki kaldık. Anneme kalktım diye mesaj attım. Uyumadım demedim. Annemin Allah’la arası iyidir. Hay Allah desin istemedim. Benim, ablamın, annemin ve teyzemin duaları yeter mi felaketleri önlemeye?

Ben şimdinin peşinde koşuyordum. 2015 yılında, beş yıl önce başladı süreç. 2016’da ilk, 2018’de son atağımı yaşadım. Her şey dahil toplam 7 ay gitti ömrümden. Uzantılarıyla daha çok.

Vebiha teyzeyi başkası yıkasın, ben rüya göreyim.

İki gece önce rüyamda vuruldum. Hissettiğim acı o kadar gerçekti ki. Beki’yi yeniden düşünmeye başladım belki ondan rüya gördüm.

Bir kaç saat sonra yola çıkacağım. Adresi bulacağım, hava aydınlanmış  olacak. Üç kişi olduk ya ben hiç konuşmadım yine. Bu gecenin bütün cümlelerini Çiçek’e söyledim belki ondan. Kendini peygamber sanmıştın. Ben çok isterdim gerçek olsun, dedi. Çirkinlerin, ezilenlerin trans peygamberi. Allah bu sefer bir transı seçti. Benim yaşım kırk değil ama yolumuz uzun olduğundan daha erken geldi bana diye anlatıyordum herkese.

Doktorlara sürekli beklenen Mesih’in ben  olduğumu, kaybolan 12. İmamın geldiğini, vücudumdaki benleri kanıt olarak gösterip anlatmaya çalışıyordum. Çeviri yapan başka bir doktor vardı. Her seferinde benim seçilmiş insan olduğumu çeviriyordu. Son görüşmemizde bunu bana yeniden sordular. Hayır ben değilim dedim. Öbür doktor dönüp bana gerçekten mi dedi. İnanmış bana diye düşünmüştüm. O kadar içten sormuştu ki. 

Çiçek keşke, dedi. Sonra güldük. Benim çocukluktan bildiğim bütün dini bilgiler politikayla birleştirip komün bir yaşamın kurallarını çıkarmıştım. Bir gece sabaha kadar büyük bir kartona yazılar yazmıştım. Son taşınmada kayboldu. Önce çok üzüldüm. Sonra belki de gitmesi gerekiyordu dedim. Boyutları yazmıştım kartona, seviyelerimizi. Devrimin Beşiktaş’tan başlayacağını. Çünkü en son Abbasağa’da oturuyordum. Her rakamın bir anlamı vardı. Meleklerle Yaşamak kitabından öğrenmiştim. Kur ‘an, İncil, Metin Hara, Şimdinin Gücü üzerine bir de  (ilkinde ve ikincisinde) madde kullanınca Mesih ben olmuş, karanlığa karşı savaşıyordum. Ama sonuncu rahatsızlığımda madde yoktu mesela. İşte o zaman bana koydukları tanı değişti. İlaçlar değişti. Sonuncusu hepsinden uzun sürdü. Hala önemli bir insandım ve takip ediliyordum. Öyle sanıyordum yani. Kıyametin koptuğunu, herkesin öldüğünü bir tek benim kaldığımı sandım. Çok ağladım. Hep iktidarla savaştım. Tek başıma kalmış  olmak çok üzdü beni. Ve daha neler neler. Bunlar en özet halleri. Ayrıntılar bana dokunuyor, gülebileceğim şeyleri anlatıyorum.

Vebiha teyzeyi başkası yıkasın, ben ilk kez yapacağım.

Benim bu gece Çiçek’le sabaha kadar konuşmam şükür listesine eklendi. Duvar gibiydim bir zamanlar. Tebessüm bile edemiyordum. Çok ağır haplar verdiler bana. Okulda herkes bana bakıyormuş sonradan fark ettim. Anlamıyordum bende ne var. Ben de hiç bir şey yokmuş, hiç bir insani tepki yokmuş. Buymuş benim halim.

Zordu çok zordu. İşte o zaman anlayınca, ilk kez yarım yamalak gülünce bir arkadaşım güldün dedi. Sevinmiştim. Daha öncesinde kimse bana bir şey dememişti. Sabit bakmışım dünyaya. Türkiye’den bir arkadaşım gelmişti. Bana öyle bakma, demişti. Nasıl demiştim. Sonra panikleyip ben biraz yürüyeyim deyip masadan kalkmıştım.

Ama hep dostlarım ve ailem yanımda oldu. Hiç bırakmadılar beni. Vebiha teyze senin de ablan var mı?

Geçen hafta ben hastayken bana ziyarete gelen bir arkadaşım rahatsızlandı. Ben de ona gittim. Çok tuhaf hissettim. Bu sefer dışarda olan bendim. Çok iyi biliyordum. Sana gelecek insanları beklemenin ne demek olduğunu, nasıl iyi geldiğini. Sonra hemen çalışmaya başlamak istedi. Ben de hemen çalışmak istemiştim. İnsan her şey hemen eskisi gibi olsun istiyor.  Ama bu her zaman mümkün değil. Bak ben ne kadar zaman oldu, yeni yeni uzun sohbet edebiliyorum. Kim bilir belki bir gün topluluklarda da konuşurum. Vebiha teyze keşke sen de sabahlamış olsan.

Dilini bilmediğim bir hastanede kaldım. Hep çeviriyle iletişim kurabildim. Ama şunu öğrendim. İnsan iyi olmadıktan sonra nerde olduğu hiç de önemli değil. Sağlıklıysan ama bunun farkında bile değilsen benim gibi kaybedince anlıyor insan. Çiçek üç kişi de bile konuşmuyorsun, dedi. Önceden olsa buna çok üzülürdüm. Ama lügatımdan eskiden/eskisi/eski versiyonlarını çıkardım. Yeni bir ben vardı. Bütün sakinliği ve duruluyla. Az konuşan, çok dinleyen, ara sıra gülen ama yine yüksek kahkaha atan bir ben. Bugünüme şükür. Bu süreçlerden kurtulamayabilirdim. Alkolün maddenin hakimiyetinden çıkamayabilirdim. Direndim başta bırakmamak için. Ama bak şimdi aramaz oldum. Saat 7, ayık ve dinç mutfakta yeni gün kahvesi yapıyorum.

– Vebiha teyze kahvene şeker ister misin?

– Akıl kıl üstündedir yavrum, uçar.

– Doktorum bana ne dedi biliyor musun Vebiha teyze. ‘Bir gün bir sinemanın önünden geçerken afişte senin adını göreceğim.’ Ne umutlu bir dilek değil mi?

Ulaş Sona

*Başlık ve ilk okuma için Salih Canova’ya teşekkür ederim.