Voltrans  Özel Pride Gösterimi  –  Special Pride Screening

Voltrans Özel Pride Gösterimi – Special Pride Screening

HAPPY PRIDE! 2 Süper Film Birden angebotumuza Ulaş Dutlu ve Özge Özgüner’in yönettiği Voltrans filmiyle devam ediyoruz. Transfeminizm tartışmalarının yine yeni yeniden gündemde olduğu bugünlerde Voltrans’ı izlemek farz sevgili Lubunyeah.

 

vimeo.com/kankaproductions/voltrans

 

Filme eşlik etmesi için sevgili Ali Arıkan’ın 2 Eylül 2013 tarihli Hastanenin Trans’la İmtihanı yazısını paylaşıyoruz.

 

HASTANENİN TRANS’LA İMTİHANI

Katibim: ulaş kahlo

Karın zarında kalan kanserli hücrelerin bağırsağıma yaptığı baskıdan dolayı bağırsaklarım çalışmadığı için yaklaşık bir buçuk aydır hastanedeyim. Kemo alıyorum, sıçabileyim diye bir sürü ilaç veriyorlar. Bir ayı, üçüncü katta küçücük bir odada, kısıtlı havada uyuyarak, bunalarak ama kafayı yemeden geçirdim. Arkadaşlarım odayı, evimdeki odama benzetmek ve zamanımı geçirebileceğim uğraşlar bulmak için ellerinden geleni yaptı. Sonra doktorum beni onkoloji katı olan birinci kata aldı. Daha aydınlık ve geniş bir odaya gelince moralim de düzeldi.

Her iki kattaki çeşitli hiyerarşilerden kişilere, yine bir “trans konularına giriş” dersleri vermek söz konusu oldu. Neyse ki ben yapmak zorunda kalmadım. Benim mavi kimlik alabilmem üzerine şu aralar kafa yorduğu için bu meselede de parmağı olduğunu düşündüğüm kuzenim Kemal ile arkadaşlarımdan, dostlarımdan yani sevgi bağıyla bağlandığım ailemden insanların çabalarıyla cinsiyet kimliğimin ne olduğunu, bana nasıl davranılmasını beklediğimi, nasıl hitap edileceğini anlattıkları için aşağıdaki diyaloglar ve müdahaleler yaşandı.

Hemşirelerden biri,  bana Ayşegül Hanım diye hitap etti. Yanımda Serap vardı, “A ne diyor bu? Yeni galiba!” diye tepki gösterdi. Ben de kafası karışmıştır dedim. Yarım saat sonra hemşire tekrar odaya geldi. “Ali bey, çok özür dilerim. Dosyanızda başka isim yazdığı ve hep o dosyayla haşır neşir olduğumuz için karıştırdım. Kötü bir niyetle yapmadım” dedi. Benden özür dilemesi içimin yağlarını eritti.

Bir başka gün de, yine başka bir hemşire bana Ayşegül diye hitap edince İzlem hemen müdahale etti. “İsmi Ali, Ali diye hitap edelim lütfen.” Hemşire de, biraz durdu ve pek de neden böyle hitap edildiğini anlamadan şaşkınlıkla, “dosyada Ayşegül diye geçince onu söyledim” dedi.

ali arıkan

Birinci kattaki hemşireler ise Ali Bey’i ağızlarından düşürmüyorlar, üstüne üstlük hastabakıcı bana “hanfendi” diye hitap ettiğinde, “beyefendi” diye düzeltiyorlardı.

Müdahalelerle ve açıklamalarla da olsa hastanede bana hemen hemen herkesin Ali demesi kendimi güvende hissettiriyordu. Üstelik bu insanların yani hastane çalışanlarının bana sağlık yardımında bulunurken genital organlarıma kadar görmelerine rağmen kafalarındaki cinsiyet kimliği(kadın) algısının değiştiğini görmek sevindiriciydi.  Çünkü bu insanların cinsiyet kimliğimi(erkek) kabul ettiği anlamına geliyordu. Yani transseksüel, transgender, trans erkek olduğumun herkes tarafından kabul edildiğinin somut göstergesiydi.

Bunlar oda içinde yahut koridorlarda yaşadığım anekdotlardı. Sevgi bağıyla bağlandığım aile üyeleri de yaşadıklarını anlatıyorlardı. Başka hoş şeyler de oluyordu. Üçüncü katta bana bakan erkek hemşirelerden biri refakatçilerimden birine  “Ali Bey’e selam söyleyin” diyerek, refakatçiler aracılığıyla bana olan sevgisini hissettirdi. Ayrıca aynı hemşire daha sonra ziyaretime de geldi.

İlk gelen herkes kapıdan girer girmez hemşirenin “ali bey e mi geldiniz” demesinden bahsediyordu. Hastanede bir ünüm olmuştu. Beni sanatçı sanan bir kadını Ulaş “ünlü evet, bizim ünlümüz” dediği halde inandıramamıştı. Gazetelere çıkmak istemeyen çok ünlü birisi konumuna bile düşmüştüm. Ve bu bizi baya güldürmüştü.

Müdahaleler sadece cinsiyet kimliği üzerinden de gelişmiyordu. Refakatçilerimin ve ziyaretçilerimin beklenilenden daha fazla olması hem diğer hasta ve refakatçilerini hem de hastane personelini şaşırtıyor, gülümsetiyordu. Neden böyle olduğuna bir anlam veremiyorlardı.  Çünkü biz karşılaştıkları hasta ve refakatçi tiplemesinden farklıydık.
Hastanede yatan diğer hastaların yanında, kan bağıyla bağlı oldukları aile üyelerinden biri ya da bir kaçı oluyor. Çoğunlukla da bu kişiler hasta bireye bakmak zorunda olduklarını hissediyorlar. Aşağıdaki hikâye de bunu hazırlayan düşüncelerden biri.

Odamı temizliğe geldikleri sırada refakatçim olan Ulaş dışarı çıkmıştı. Başka bir hastanın refakatçisiyle sohbet etmeye başlamışlar. Kadın havadan sudan anlatmaya başlayarak lafı evlilik meselesine getirmiş. Benim gibi trans erkek olan Ulaş’ın “evli değilim ve evlenmeyi de düşünmüyorum demesi” üzerine: “mutlaka evlenmelisin. Şimdi gençsin. Peki ya yaşlanınca, yaşlanıp hasta olunca ne olacak, sana kim bakacak?” diye sormuş. Bunun üzerine arkadaşım kalkmış ve “merak etmeyin birileri olacak yanımda” demiş. Arkadaşım uzaklaşırken kadın hala evlen bak bir daha düşün diye sesleniyormuş.

Hastanede olduğum sürece gerek hastane personelinden gerekse hastane yakınlarından birkaç birbirinden farklı düşünce duydum:  Birçok insan bu kadar çok arkadaşı olmadığını ve/veya olan arkadaşlarına da güvenmediğini, hasta olduklarında da bakmayacaklarına inandıklarını söyledi. Herkesin şaşkınlık ve hayranlıkla “ne kadar çok seviliyorsunuz, ne kadar çok arkadaşınız var, sizi ne kadar çok seviyorlar” sözlerinin nedeninin aslında tek bir yerleşik inanışın göstergesi olduğunu düşünüyorum. Bu düşünce ise “Herkesin bir ailesi vardır. Ve hasta olduğunda da o aile üyesi veya üyeleri hasta ve yaşlı olana bakar. ” Hatta bakmak zorundadır inanışıdır.

Halbuki aile kavramın içi farklı şekillerde doldurulabilir. İllaki kan bağıyla bağlı olmak gerekmiyor. Farklı sosyal biraradalıklardan oluşan kişi veya kişilerden de oluşabilir. İsteğe ve çerçevesi belirlenmiş bir zaman aralığında; yorulmadan, bıkmadan, karşındakine öfke biriktirmeden bu seçilmiş ailenin üyelerinin ihtiyaçları bir şekilde giderilebilir.

#direnayol Özel Pride Gösterimi – Special Pride Screening

#direnayol Özel Pride Gösterimi – Special Pride Screening

HAPPPY PRIDE! diyerekten 28. LGBTI+ Onur Haftası kutlamalarına yine bir ilki yaşatarak katılıyoruz. #direnayol ve Voltrans belgeselleri evlerinize geliyor!

24 Haziran Çarşamba ve 27 Haziran Cumartesi Türkiye saati ile 19:00 – 20:30 arasında #direnayol’u izlemek için aşağıdaki linke tıklayın. Filmin süresi 56 dakika, yani 19:30 en geç ekran başında olmak hayırlı olur.

 

vimeo.com/kankaproductions/direnayol 

 

Filme eşlik etmesi için yönetmen Rüzgâr Buşki’nin 16 Haziran 2016 yılında Yeni Özgür Politika’da yayınlanan röportajını da buraya ekliyoruz. Nostalji but.

#direnayol  başlangıçta trans bir aktivistin hikayesini anlatmak için yola çıkan ancak değişen politik hatla birlikte vuku bulan Gezi Direnişi’nin LGBTİ hareketine ve LGBTİ’lerin gündelik yaşamına etkisini anlatan bir belgesel. Belgesel !F başta olmak üzere birçok festivalde gösterime girdi ve büyük ilgi gördü. Biz de filmin yönetmeni Rüzgâr Buşki ile belgeseli, yapım sürecini ve Gezi’den itibaren değişen güncel politik atmosferi konuştuk. 

LGBTİ aktivistlerinden birini anlatmaya çalışan belgesel Gezi Direnişi ile birlikte bir bakıma Gezi belgeseline dönüşüyor. Başta düşündüğünüz konu yerine Gezi’yi işlemek bir zorunluluk muydu? Biz işimize devam edelim, gibi bir fikir oluşmadı mı hiç?

İşimize devam edelim fikri vardı ve bir süre ilk fikrimiz çerçevesinde kalmaya çalıştık. İlk fikir LGBTİ hareketinden Şevval Kılıç’ın kısa hayat öyküsünü çekmekti. Şevval’le uzun zamandır dostuz ve yoldaşız. İkimiz de LGBTİ hareketi içinde ve çevresinde emek veren aktivistleriz. İkimizin de görsel alanda üretilen trans temsiliyetleri hakkında büyük hayal kırıklıkları vardı. Hep bir dram hikayesi anlatır maalesef trans filmleri. Bize biçilmiş hikayeler hep seks işçiliği ve şiddet çevresindeTrans karakterler ya öldürülür ya intihar eder ya da en iyi ihtimalle okkalı bir dayak yer. Hayatlarımızda bu hikayeler tabii var ama tek hikayemiz bu değil. 

Biz farklı bir trans temsili yaratmak istedik. Hani dertleri olan ama yine de mağdur olmayı seçmeyen, mutlu mesut bir insan portresiydi aklımızdaki. Öncelikle filmi izleyecek translar için güçlendirici bir deneyim olmasını hedefliyorduk. Translar üzerine yapılan işler başkalarının elinden çıkıyor hep. Trans bir yönetmenin gözünden başka bir transı görmiyoruz hiç. Biz bu dinamikleri kırmayı hedefledik. Bu yüzden görüntü yönetmeninden sesçisine sadece kadın ve translardan oluşan bir ekip olarak bir araya geldik ve “Kanka Productions” adı altında toplandık. 

Dediğim gibi çekimler süresince ilk fikrimize sadık kalmaya çalıştık ama bir yerden sonra çerçeveyi genişletmeye karar verdik. Bizim hayalimizdeki sessiz sakin, huzurlu ortam Gezi sonrasında yoktu zaten. Gezi zamanında oluşan LGBT Blok’un deneyimleri de çok önemliydi. Türkiye muhalif hareketleri yıllar boyunca ciddiye almadıkları LGBTİ hareketiyle ve tabii kendi fobileriyle, çatışmanın ortasında, yüzleşmek durumunda kaldı. Biz de hazır kameralarımız ve ses kayıt cihazlarımızla oradayken kendi tarihimizi kendimiz yazalım dedik ve LGBT Blok deneyimlerini belgelemeye karar verdik. 

Belgeselin çekim süreci sizin için nasıl geçti? Maddi ve manevi ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Çekim süreci heyecanlıydı. Öncelikle sadece kadın ve translardan oluşan bir ekip olmak çok güzel. Zara Zandieh, Gizem Oruç, Ulaş Dutlu ve Senem Donatan Kanka Productions’ın ilk ekibini oluşturuyor. Bu ekip tamamen gönüllü olarak çalıştı. Ekipmanı da oradan buradan toparladık. Berlin Sanat Üniversitesi’nde Interflugs adında otonom bir fakülte var. Onlardan 250 euro’luk bir film fonu aldık. Bu parayla bir kaç ufak malzeme aldık. Ben yol ve yemek masrafları için biraz para biriktirmiştim. Maddi kısmını böyle hallettik işin.

Manevi boyutu ise çok farklıydı. Öncelikle eylemci olmak ve belgeselci olmak çok farklı şeyler bence. Yani sokaktaki hissiyat başka. Benim ilk filmim, hiç deneyimim yoktu ve ekibe çok da yönlendiremedim. Ya eylemin parçasıydım ya da kameranın arkasında. Zaten filmi izleyenler bilir, kameranın arkasında durmayı başaramıyoruz pek ekip olarak. Bu biraz da estetik bir tercih. Yani kameranın önündeki konu ve kamera arkasındaki ekip ilişkisini kırmaya çalıştık. Onun dışında bildiğin gibi eylemlerde sürekli saldırıya uğrama riski var, elinde kamera olsun olmasın oradaki herkes için geçerli bir risk. Bir de insanları kayıt altına almak sorumluluk isteyen bir durum. Belgeselde görüşme yaptığımız insanların hepsi benim arkadaşım. O yüzden onların bireysel temsiliyetleri de önemliydi. Yani herkesin kendi güzelliğini yakalamaya ve kutlamaya çalıştık. 

Gezi’den sonra belgeselde çoğunlukla Türkiye ve Kürdistan arasındaki bağa vurgu yapıyorsunuz. Bunun nedeni nedir? Örneğin “Kürdistan faşizme mezar olacak” sloganı duyuyoruz bir yerde. Bunları göstermek özel bir tercih miydi?

Bu tabii ki bilinçli bir tercihti. Gezi’nin üzerinden üç yıl geçti ve bu 3 yılda Türkiye ve Kürdistan’daki politik durum çok değişti. En basitinden müzakereler sona erdi ve yüzlerce insan öldürüldü. #direnayol’un birincil amacı translar olarak kendi tarihimize, kendi bakış açımızla ışık tutmaktı; ama sadece geçmişe bakıp o zamanın güzellemesini yapmak değil. Güncel politik duruma dair de bir şey söylemek istedik, Gezi’de yaşanan ama bugün bence unutulan karşılaşmaları ve yüzleşmeleri hatırlatmak istedik.

Şu an Kürdistan’da savaş yokmuş gibi “Gezi’de her şey ne güzeldi” mesajı veren bir film zaten bizim politik pozisyonumuzu yansıtan bir şey olmazdı. Sur işgal altındayken Türkiye’deki LGBTİ’ler ne kadar özgür olabilir ki? Gezi Direnişi tabii ki çok değerli bir deneyimdi. İstanbul’un göbeğinde toplumun farklı kesimlerinden milyonlarca insan bir araya geldi ve beraber direndiler. Ancak Kürdistan’da direniş yıllardır çok daha ağır şartlarda devam ediyor. Türkiye genelinde Gezi’deki gibi bir dayanışma maalesef yok. İçinde bulunduğumuz baskı ve savaş koşullarında örgütlenmek ve dayanışmak bizi kurtaracak. 

Tek bir gündeme bağlı bir politika yaparak ilerleyebileceğimizi düşünmüyorum. Yani ben bir trans olarak nasıl LGBTİ hareketi içindeki transfobi ile mücadele ediyorsam aynı zamanda hareketin içindeki milliyetçilikle de mücadele etmek görevim. LGBTİ’ler ne kadar Kürt mücadelesini, Kürtler de ne kadar LGBTİ mücadelesini sahiplenirse o kadar güçleneceğiz. 

Film birçok festivalde gösterildi. En son İşçi Filmleri Festivali kapsamında Amed’e gittiniz. İlgi nasıldı, festival sizin için nasıl geçti?

İşçi Filmleri Festivali çok güzel geçti, festival kapsamında İstanbul, İzmir ve Amed gösterimlerine katılabildim, emek veren bütün gönüllülere yeniden teşekkür ederim sizin aracılığınızla. Bir kere festivalin ücretsiz olması ve farklı mahallelerde gösterilmesi çok değerli. Film bizden çıktı artık, kendi yolculuğunda. Gösterim için Amed’e gitmemiz çok mutluluk verici. Özellikle böyle zamanlarda ablukayı kırmak için bölgeye daha çok gitmemiz, daha çok dayanışmamız gerekiyor. Festivaller önemli nefes aralıkları oluşturuyor ve bir araya geliyoruz. 

Örneğin KeSKeSoR Amed LGBTİ Oluşumundan birçok aktivist gösterime geldi. Amed çevresindeki farklı şehirlerden gösterime gelen eşcinseller de vardı. Film onlara ulaştığı için çok mutluyum ve geri dönüşlerini dinleyebilmek benim için çok değerliydi. Gösterim sonrasında yapılan soru-cevap bölümünde Gezi olduğu kadar Amed’deki LGBTİ’lerin mücadelesinden de bahsettik. Film bahane oluyor tabii, kendi hareketimiz üzerinden geçmişe bakıp güncel mücadelemiz için örgütlenmeye devam ediyoruz. 

LGBTİ’ler için Kürt hareketi nasıl bir yerde konumlanıyor? Kürdistan’da birçok LGBTİ örgütü var. Bu karşılıklı bir kabullenme mi?

Ben tek bir LGBTİ varlığına inanmıyorum. Herkes, kendi içinde bile çok farklı deneyimler yaşıyor. Örneğin lezbiyen bir kadının deneyimi bir gey erkeğin deneyiminden çok farklı. Yine İstanbul’da okuyan bir transın deneyimiyle Sur’dan işgal yüzünden kaçmış bir transın deneyimi de çok farklı. Ayrıca Kürt muhalif LGBTİ’ler olduğu gibi, hem Kürt hem AKP destekçisi LGBTİ’ler de var maalesef. O yüzden kendi adıma eşcinsel ya da trans olmak üzerinden bir kimlik politikası öngörmüyorum. LGBTİ’ler ve Kürt hareketi diye bir ayrım yapmak da çok doğru değil bence. Senin de söylediğiniz gibi Kürdistan’da birçok LGBTİ örgütü var ve Kürt hareketi içinde emek veren birçok eşcinsel ve trans var. Tabii ki örgütlü LGBTİ hareketinin KÖH’le yıllardır süren bir dayanışması var. LGBTİ hareketi her zaman Kürt halkına yönelik baskı ve şiddete karşıydı ve bunu kendi içinde gündemleştirdi. Basın açıklamaları düzenledi ve eylemler yaptı. Sebahat Tuncel, Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder yıllardır Onur Haftası etkinliklerine katılır. Uzun zamandır devam eden karşılıklı bir dayanışma var. Ama daha önce de dediğim gibi LGBTİ hareketi içinde de Kemalizm ve Milliyetçilik bir sorun ve maalesef “LGBTİ olsun çamurdan olsun” gibi bir algı da var. Mesela ben milliyetçi bir eşcinselle beraber örgütlenmeyi tercih etmem. Tabii kimsenin cinsel yönelimi ya da cinsiyet ifadesi yüzünden ayrımcılığa ve şiddete maruz kalmasını istemiyorum ve buna karşı mücadele ederim; ama aynı mücadeleyi ırkçılığa, milliyetçiliğe karşı da sürdürmek gerekiyor. Biliyorsunuz Nisan ayında KeSKeSoR Oluşumu “Devlet Şiddetine Karşı Özerk Mücadele Alanları ve LGBTİ Hareketi” adında bir panel düzenlemek istedi ve kendine İslami Sivil Toplum Kuruluşları diyen bir grubun nefret kampanyası ve tehditleri yüzünden etkinliği iptal ettiler. Türk solu içinde olduğu gibi Kürt Hareketi içinde de muhafazakar, homofobik bir kanat var. Ama HDP diye bir gerçek de var ve politik partiler arasında en kapsayıcı LGBTİ söylemleri HDP içinden geliyor. Elbette Kürt hareketi LGBTİ hareketinden çok daha köklü ve büyük bir hareket. Karşısında birlikte mücadele ettiğimiz korkunç bir yapı var. Daha önce de söylediğim gibi birbirimize ne kadar sahip çıkabilirsek o kadar güçleneceğiz ve mücadelemize devam edebileceğiz. 

Filmin özellikle ulaşmasını dilediğiniz bir yer var mı? Örneğin Rojava Film Komünü’nde yer almasını ister misiniz?

Rojava Film Komünü’nde bir gösterim yapmak Oscar almışız gibi gururlandırır bizi.

Biz bu filmi makul kitle için değil, daha çok örgütlü LGBTİ’ler için yaptık. Yani genelde LGBTİ temalı belgesellerde heteroseksüeller LGBTİ’ler ile empati kursun, kendi homofobileriyle yüzleşilsin falan istenir. Bizim hiç öyle kaygılarımız yoktu. Gerçekten tek önceliğimiz filmi izleyecek LGBTİ’ler için bunun güçlendirici bir deneyim olmasıydı. Bu yüzden filmin olabildiğince çok insana ve tabii ki LGBTİ’lere ulaşması hayalimiz. 

Geçen seneki Onur Yürüyüşü’ne yönelik bir polis saldırısı olmuştu. Suruç ve Ankara Katliamları’ndan sonra bu sene polis saldırısından daha etkili bir korku var. Bu hattın Onur Haftası ve Onur Yürüyüşü’ne etkisi nasıl olur, öngörebiliyor musunuz?

Bu ihtimal artık hepimiz için her eylemde var ve tabii ki endişe duyuyorum. Ancak yıllardır istikrarla büyüyen bir hareket var ve bize karşı tehditlerin artması mücadelemizde başarılı olduğumuzun da bir göstergesi. Artık 15 yıl öncesindeki gibi sadece İstanbul’da yürüyüş yapan 50 kişi değiliz, Türkiye’nin her tarafında Onur Yürüyüşleri yasaklamalara rağmen yapılıyor. Onur Haftası Komisyonu’nun güvenlik konusunda farklı senaryoları dikkate aldığından haberim var ve polisten çok onlara güveniyorum. #direnayol’da Boysan Yakar’ın da söylediği gibi “LGBTİ bireylere yönelik bir devlet koruması olmadığı için biz kendi hukukumuzu, güvenlik sistemlerimizi kurmuş bir camiayız.” Bu yıl da her yıl olduğu gibi 26 Haziran Pazar günü Onur Yürüyüşümüz için baskılara, şiddete karşı; mücadelemiz için, barış için Taksim’de olacağız.  (16 Haziran 2016, Yeni Özgür Politika)

Atölye Ka’dan Bildirim

Atölye Ka’dan Bildirim

Atölye KA is a workshop space for our individual works. We meet weekly for at least 2 hours. Everybody shares what they are working on. It can be a drawing, a writing, a collage or a song…

We do 30 minutes working blocks, we share our progress in a round in the breaks and give each other feedback. If we are lucky we have live music from an instrument like İlksen’s oud or Şevval Kılıç keeping us uplifted with her funky tunes.