“Korkuyorum yaşamaktan ki, çok güzel” *

Unumu eleyip eleğimi o sevdiğim duvar yazıları olan bir duvara aşmışım gibi hissediyorum. Son halimi iyi bir dinleyici olarak tanımlayabiliyorum. Onaylı olduğu için bunu söylemekte beis görmüyorum. Bu da ne eder, ne kadar kıymetli bir meziyettir bilemiyorum. Benim için de yeni. Bazen kendimi çok gülerken yakalıyorum, mutlu oluyorum. Dinginlik var, korkularım olmadığı zaman da huzur var. Bu önemli, bundan eminim. Ama sanki içim yaşımdan daha önce olgunlaştı.

Otobüslerde başım dönüyordu bazen. Neredeyim, nereye doğru gidiyorum diye kontrol ediyordum. Yanımdaki, baktığım hastaların evlerine ait olan anahtarları sürekli kontrol ediyordum. Kaybetmekten korkuyordum. Bunlar benim gündelik korkularımdı. Bir de daha büyük korkularım vardı. Ama karnım daha iyi bugünlerde.

Eskiden taş toplardım gittiğim her yerden. Gidenlerden de isterdim. “Yerden bulduğunuz bir taşı benim için alın” derdim. Bir keresinde kum gelmişti, hem de Tarifa’dan. Tarifa’yı bir müzik grubu olarak biliyordum. Sonraları zapt edemedim taşları. Şimdilerde ismi olan taşları biriktiriyorum. Dokunuyorum onlara. Ametis, kuars, kristal, akik gibi. Bakımı olan taşlar. Geçen gün siyah bir taş aldım. Hani derler ya hangi taş sizi çekerse onu alın diye, öyle yaptım, üzerinde yazan isimden bir şey bulamadım ama çok sevdim. İçim bazen söyleyemediklerimle doluyor. Taşlara sarılıyorum.

Karnımdan anlıyorum bir şeylerin iyi gidip gitmediğini; bazen her şey yolundayken de ağrıyor, o zaman diyorum bir şey var. Gerçekten de buluyorum, sonra bu diyorum, bundan ağrıyor. Kendime en çok verdiğim telkin: korkma oluyor, korkma!

Yollara düşmek her zaman iyi gelmiyormuş bana. Bazen oluyor böyle. “Olur böyle şeyler ara sıra. Olur ara sıra,” çok severim bu dizeleri. Eskiden daha çok şiir okurdum. Geceler düzenlerdik, özel geceler olurdu bizim için, o günler de şiirleri okumayı prova ederdik. Müzik eklerdik. Evlerde yapardık, ne güzel olurdu. Gene şiir seven insanlar bulsam, gene çalışsak belki iyi gelir bana da.

Geçmiş ve geleceği birbirine harmanlıyorum; yeni anlamlar bulmak için belki. Düşünüyorum, hatırlamaya çalışıyorum çok mutlu olduğum anları. Neydi diyorum o anların sırları.

80’li yaşlardaki insanların nasıl başka bir dünyada yaşadıklarına şahit oluyorum. Halüsinasyon görüyor bazıları. Olmayan çocuklara yemek vermemi istiyorlar, kavga ediyorlar vermiyorum diye. Ben o kadar uzun yaşamam herhalde, diye düşünüyorum. Burada yaşlı nüfusu çok, çocuk az. Bu yüzden de daima yaşlılara yardım edecek birilerini arıyorlar. Kim derdi ki bu insanlardan biri de ben olacağım.

Ben de bu evde yaşamak isterdim, dediğim evler oluyor bazen. Evin özelliklerine değil insanların hasta olmasına rağmen umutlu, mutlu olduklarını görmek güç veriyor. Hep geçmişi anlattıkları da oluyor. Ben de çok anlatıyorum, eskiden diye başlıyorum bazı şeylere. Yemek yiyoruz beraber bazen. Beni bekleyen hastalar da oluyor ya da kendileri yese bile benim için kaldırmıyorlar sofrayı. Kendilerince teşekkür ediyorlar, ben de mutlu oluyorum. Manevi yönü olmasa başka türlü nasıl yapılırdı ki bu zor iş?

Sadece konuşabilen ama hareket edemeyen bir hastamız var. Artık ona yalnız gidiyorum. Dün battaniyeyi iyi koyamamışım, üzülmeyeyim diye söylememiş bana. Çok genç, MS hastası. Boynunda altın bir kolye var. Çok yakışıyor ona. Kısa kısa konuşabiliyoruz. Önceleri bir şeyi anlamayınca ağlıyordu, artık bana ağlamıyor. Herkesin bir hikâyesi var. Günde dört defa gidiliyor ona. Televizyona bakmıyor ama neden bilmem. Müzik de dinlemiyor. Annesi var yanında. Öğlen geliyor. Bir kere güldüğüne tanık oldum. Çok güzel gülüyor. Kim bilir kendi içinde ne yaşıyor? Nasıl baş ediyor, merak ediyorum. Bir tek ona gittiğimde özel bir duygu hissediyorum. Gelecek ay Almanca kursuna gideceğim, onunla sohbet edecek kadar olsa yeter.

Çocuklar gibi eğleniyordum çok çalıştığım akşamlar. Eve giderken cips ve kola alıyordum. Sakince oturup müzik dinlemek hoşuma gidiyordu. Böyle anları çok sever olmuştum. Çocukken ablamla da yapardık, gündüzden gizlice abur cubur alır akşam yerdik. Bana o günleri hatırlatıyor. Çok çalışmaya da alıştım. Hayallerimi unutturmamasına dikkat ediyorum. İnsan bazen yoğunluğun içinde kayboluyor, ne oluyor ne bitiyor anlayamıyor. Kendime sık sık soruyorum sen buraya niye gelmiştin diye. Zaman geçiyor ama dert etmiyorum, elbette daha iyi anlarım da olacak. Şimdi de kötü değil, sadece biraz ağır biraz çok. Beni aşsa da bazen sabrediyorum. Avcuma bakıyorum. Hep aklımda sabır kelimesi. Ha bir de jelibon.

Nasıl okunduğunu bilmediğim mahalle isimlerine gidiyorum her sabah ve bazen de gece. Simi’yi düşünüyorum bazen. Beni ağlatan film repliğini sanırım ona ve hayatıma giren diğer Simi’lere söylüyorum ben de. “Sadece şunu bilmeni istiyorum. Etrafında olmak başıma gelen en güzel şeydi.” Drive yazıyordu yıl 2011 yapımı.

Annem bize, hepimize ayrı ayrı, yemek tariflerini el yazısıyla yazmıştı. Ben de hastanedeyken boş sayfalarını doldurmuştum. Kendimdeyken de bir mektup yazmıştım kendime. Bu gece o defteri okumayı çok istedim. Her yeri aradım ama bulamadım; çok eminim kaybolmadığına ama bulamadım. O mektubu okumak istemiştim ama kaybolan kolajim gibi onu da bulamadım. Elbet bir yerden çıkacaktı ama bu gece değildi belki de. Anneme söylemeyeceğim üzülmesin diye, aramaya devam edeceğim.

Simi’ye yazdığım mektup, 2017’de yaptığım kolaj, şimdi de annemin hediye ettiği defter yok. Ve bunlar önemli şeyler. Hani bazı duraklarda tek başına bekler ya insan, çok kişi olmaz, otobüs zaten az gelir, bir de geç kalır. Öyle anların yalnızlığı gibi insanın değer verdiği şeyleri kaybetmesi.

Sesin yankılanıyor duvarlardan. Eskisi gibi şarkı söylemek ister misin? Benim güzel gölgem. Yansımak camlı dolaplardan. Yüzün eskidikçe güzelleşiyor. Çizgiler haritalardan yana, sevdalardan geçiyor patikalar… Sen yine de baharı bekleme. Sen artık hiçbir şeyi bekleme. Sisli geceler geçti, en karanlık olanları da, şimdi güneş akşamı bekliyor ertesi günü aklında tutarak.

“Dua eyle sevdiğim de kuş olup da uçalım”

Bir şarkı çıkar kimi hatırlattığını bilirsin. Ona yollamak istersin ama tutarsın kendini. Şarkıya eşlik edersin, o insanı düşünürsün. Yaş aldıkça mı tutuyoruz kendimizi? Zaman ne garip değil mi? Dizlerimiz kırılıyor yürürken, merdiven çıkarken. Ayaklarımızı hiç düşünmüyoruz. İnsanın ayakları da değişiyor elleri gibi. Gözümüzün kenarındaki çizgiler artarken bu şehre yağmurlar yağıyor. Ben kahvenin kokusunu seviyorum. Hayata karşı kendime yeni icatlar buluyorum. Bulmak zorundayım. Devam etmek zorundayım. Güçlü durmaya çalışıyorum. “Muss” diyorlar, “şart, mecbur” demek.

*Fazıl Hüsnü Dağlarca

Edit: Ahmet Yıldız

Ön okuma: Salih Canova