Ulaş Sona’dan Karagün Kolisi Kuş Günlükleri #2 

Toprak İncitmeyecek Seni

‘’gerçek şu ki sonsuza kadar yas tutacaksınız. sevdiğinizin kaybını atlatamayacaksınız ama onunla yaşamayı öğreneceksiniz. iyileşeceksiniz ve acısını çektiğiniz kaybın etrafında kendinizi yeniden inşa edeceksiniz. tekrar tam olacaksınız ama asla aynı kişi olmayacaksınız…’’ (Elisabeth Kübler-Ross)

Uzun zamandır ölümü düşünmüyordum ta ki bu pazartesi, bu salı, bu çarşamba ve bu perşembe karşıma çıkana kadar. Yaptığım işin bir parçası olduğunu biliyordum ama bu kadar yakından tanık olacağımı çok da düşünmemişim. İşe başladığımdan bu yana tanıdığım dört hasta vefat etti. İkisi ayaktaydı, ikisi yatalak hastaydı. Ne hissettiğimi hemen anlamamıştım. Çok düşünmemiştim. Ama bu hafta her gün daha kötüye giden bir hastaya gittim. Çok iyiydi birden kötüleşti hastaneye yattı. Çıktıktan sonra da konuşamaz, yemek yiyemez oldu. Her gün gidiyorum, tansiyonunu ölçüyorum, bakımını yapıyorum. İki oğlu var, oğulları da yardım ediyor, sürekli doktor geliyor. Bir kaç kelime anlamaya çalışıyorum anlattıklarından. Bekliyorlar, ölümünü bekliyorlar..

Ölüm bizim eve ben doğmadan önce girmiş. Amcamı çok genç yaşta sirozdan kaybetmişler. Çok kısa zamanda vefat etmiş. Sadece üç gün kalmış hastanede. Mahallede kahvesi varmış. Çok severmiş herkes. Babam amcamdan sonra evin bütün yükünü üstüne almış. Hem çalışmış hem de üzülmüş. Çok çalışkandı babam ama haftasonları içer, ağlardı. Yıllarca kızmıştım ona içki içtiği, bizi korkuttuğu için. “Bu kadar uzun sürmemeli” diye düşünüyordum. Yedi yıl önce içkiyi bıraktı babam. Bir yaz günü, bir de hediye alıp konuştum onunla. Onu her şeye rağmen sevdiğimi fark etmiştim. Sonra babam babasını, annesini, çok yakın bir arkadaşını kaybetti. Sevdikleri giderek veda ettiler bu hayata.

Babama karşı duyduğum nefretten sevgiye geçişim yaşım büyüdükçe oldu. Herkesin yas  tutma biçiminin farklı olduğunu, bazı acıların hep sürdüğünü zamanla anladım. O da içerek ağlayabiliyordu belki. Eskiden böyle düşünmezdim.

Annem de annesini kaybetti. Büyük ablam çocukluk arkadaşını kaybetti. Ben de Ali’yi. Ali öldükten sonra babamı aradım. Beni en iyi o anlar diye düşündüm. Babam “sen öldün sandım bu ne acı” dedi bana telefonda. Çok büyük yaşadım o sene. Hasta ettim kendimi. O sene, 2013, çok zor geçti. Sonra hiç konuşmamaya başladım bu konu hakkında. Utandım sanırım o kadar üzüldüğüm için. Bana çok ağır geldi. Ali’nin yeri çok başkaydı bende. İlk açılmam, ona Eskişehir’den telefon edişlerim, dün gibi… Onu çok seviyorum ve çok da özlüyorum. Şu bir gerçek ki; ben Ali’den sonra çok değiştim…

Bir gün hepimiz öleceğiz. Sevdiklerimizin hayata veda etmelerine tanık olacağız belki de. Bu hafta farklı bir hafta oldu. Ama yüreğimde bir soğuma var. “Sakin olmak kazandırır” derdi Salih. Ben çok geç deneyimledim ama şükür deneyimledim ve öyleyim, sakinim artık. Duygusal olarak kendimi korumaya çalışıyorum işimi yaparken. Ama her zaman mümkün olmuyor. On aydır yaşlı ve hastalarla ilgileniyorum. Hep hastaları düşünür oldum. Hayatımın normali bu oldu. Sabah altı yedi gibi başlayıp bazen akşama kadar yaşlıları görüyorum. Çok düşünüyorum, kendi yaşlılığımı ve sevdiklerimin yaşlılığını. Nasıl olacağız kim bilir? Onların da hayata tutunduklarını ama gençliklerini de özlediklerini görüyorum.

Hastalarım gençliklerini anlattıkça bazen panik oluyorum. “Gençken ne yapılır?” diye düşünüyorum. Bence insan ürettiği sürece yaşlılıkla başa çıkabilir. Ben böyle bir yöntem düşündüm. Yazarak, çizerek, okuyarak, insan biriktirerek ve bu insanlara değer vererek. Bir de beden var tabi. Onu da çok düşünüyorum. Beden benim için trans olmaktı. Bedenimle ilişkim gökkuşağının bir parçası olmak ve bunun mücadelesini vermekti. Ama ya sağlık? Beden sağlığı? İşte buna o kadar önem vermiyormuşum. Bizi yürüten ayaklarımız, iş yapan ellerimiz, nefes alan kalbimiz…

Bir yerden başka bir yere yetişmeye çalışırken aldığım her nefeste bir çaba hissediyorum. Yaşamak güzel şey. Gece uyuyabilmek, sabah kalkıp kahvaltı yapabilmek, kahve içebilmek, dışarı çıkabilmek, rüzgarı hissedebilmek… Ve bunları -şimdilik- kendi başına yapabilmek çok kıymetli. Ben insanlar bunları kendi başlarına yapamadıkları için onlara gidiyorum. Bazen otuz sene çalışmış insanlara gidiyorum. Yaptıkları şeyleri anlatıyorlar bana. Türkiye ‘ye tek başına arabayla gitmelerinden özlemle bahsediyorlar. Dinliyorum ben de.

Bize, bana basit gelen şeyler ne kadar da önemliymiş. Oturduğun yerden kalkabilmek. Uykuda sağına soluna dönebilmek, yorganda bacağını atabilmek… Henüz o kadar yaşlanmadık çünkü hala kendimize yetebiliyoruz. Ama kıymet bilmek, böyle düşünmek iyi geliyor bana. Tadını çıkararak yaşamak. Her andan keyif alabilmek büyük nimet. Bana çok şey katıyor yaşlılarla sohbet etmek. Koca bir deneyim… Yetmiş seksen yılı devirmiş birisi tabi ki benim iki katım deneyime sahip. Öğrenilecek çok şey var. “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka?”

Kırdığım kalpler geliyor aklıma tek tek arayıp özür dilemek istiyorum bazen. Hoyratlığım azaldı, bu çok iyi bir şey. Daha dikkatliyim. İnsan kıymetli bir varlık, yıkıp geçmemek lazım. Aykan dedi ki; “geçmiş gelecekte temize çekiliyor.” Bunun üzerine düşündüm baya. Geçmişi, dünü, hatta beş dakika öncesini geri getiremiyoruz. Her an geliyor ve geçiyor. Sahip olduğumuz tek şey şimdi. Şimdide dikkatli olmamız gerekiyor. Ettiğimiz sözler ve yaptığımız şeyler.

Başa dönmek gerekirse; sanırım yakın zamanda bahsettiğim hastayı kaybedeceğiz. Öyle gözüküyor, doktorlar da “hazırlıklı olun” diyor. Herkes durumun farkında. Tuhaf hissediyorum. On aydır ara ara gittim ona. Ne ara bu kadar kötüleşti anlamak zor?

Benim gibi ölümü derin yaşamış birine belki de hayat artık farklı bakmam gerektiğini söylüyordur. Yaşlı ölümü sıralı ölüme daha yakın sanki. Ama yine de etkiliyor insanı. Son günlerinde ona eşlik edenlerden biri de benim. Görüp görebileceğim en zor durum buydu sanırım. Daha ötesi yok. Zamanla alıştım yapar oldum. Hiç aklıma gelmezdi. Hayatın neler getireceği bilinmiyor.

Hastam kanser. Bu yüzden dokundu bana. Kaybettiğimiz diğer dört hastadan farklı olarak. Tam bir haftadır kanseri ve ölümü düşünüyorum. Bir gün karşıma çıkacaktı biliyorum. Bu şekilde olacağını düşünmemiştim. “Ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü.” Ölümden korkmuyordum. Sevdiklerimi kaybetmek bu ihtimalin olması içimi sıkıyordu. Şimdi olsa başka türlü olurdu başka türlü davranırdım denir ya hep ben de öyle diyorum. Ama bilemeyiz ki o an nasıl hissedeceğiz, nasıl olacak? Ama deneyim diye bir şey var. Bir şeyle ilk kez karşılaşmak diye bir şey olduğu gibi. Kendimi anlamaya çalışıyorum ama dedim ya yine de utanıyorum.

Yazıyı birkaç gün farklı günde yazdım. Yazı biterken, bu sabah haber geldi hastamızı kaybettik. Eve geldim Sezen Aksu’nun gençlik kliplerini izledim. Sezen Aksu’nun gençliğine bakmaktan başka aklıma bir şey gelmedi. “Ne kadar da genç?” deyip durdum. Artık konser vermediğini düşündüm. Böyle bir anma yaptım kendimce. Karşı evin perdesi daha kapanmamıştı. Işığı henüz yakmamışlardı. Televizyonda Çiçek Abbas’ı seyrediyorlardı. Ben de baktım bir süre. Hayat devam ediyordu. Odamdan sokağa Sezen Aksu yayılıyordu. Kulağım odamda, gözüm komşuda kalakaldım bir süre. Sonra camı kapattım, perdemi çektim, senin ruhuna bu güzel şarkılar hediye olsun dedim. Toprak da incitmeyecekmiş ha seni. Bana öyle söyledi…

 

* Başlık ve Editör desteği için Salih Canova’ya teşekkürler.